Sosyalist İşçi 233 (18 Mart 2005)

 

Sayfa 7: Dünya

FELLUCE
İşte gerçek

Beni önce koku çarptı. Tarif edilmesi zor ve beni hiçbir zaman terk etmeyen bir koku. Ölümün kokusu. Felluce'nin evlerinde, bahçelerinde ve sokaklarında çürüyen insan cesetleri. Kimi vahşi köpekler tarafından yarısı yenmiş kadınların, erkeklerin, çocukların cesetleri.
Bir korku dalgası şehrin üçte ikisini silip süpürmüş. Evleri, camileri, okulları, klinikleri yakıp, yıkmış. Bu ABD'nin korkunç askeri saldırısının dehşet ürünüydü.
Son bir kaç günde duyduklarımı hiç bir zaman unutmayacağım. Felluce'de ne olduğunu bildiğinizi düşünebilirsiniz. Ancak gerçek düşündüğünüz en kötü senaryodan bile daha korkunç.
Felluce'nin çevresinde kurulan kamplardan Saqlawiya'da 17 yaşında bir kadın bulduk. "Ben Felluce'nin Jolan bölgesinden Hudda Fawzi Salam Issawi'yim" dedi. "Şehrin kuşatması başladığında bir evde 55 yaşında bir komşumuzla birlikte 5 kişi sıkışıp kaldık."
"9 Kasım günü Amerikan askerleri bizim eve geldiler. Babam ve komşumuz kapıya onları karşılamaya gittiler. Biz savaşçı değildik. Korkacak hiç bir şeyimiz olmadığını düşünüyorduk. Mutfağa giderek üzerime çarşafımı almak istedim.
"Bu benim hayatımı kurtardı. Babam ve komşumuz kapıya yaklaştıklarında Amerikalılar ateş açtılar ve onlar oracıkta öldüler.
"13 yaşındaki kardeşimle beraber mutfakta buzdolabının arkasına saklandık. Askerler içeri girdiler ve ablamı buldular. Onu önce dövdüler ve sonra da vurdular. Ama beni görmediler. Sonra evi terk ettiler. Ama evi terk etmeden önce her şeyi kırıp döktüler ve babamın cebindeki paraları aldılar.
Hudda ölmekte olan kardeşini nasıl rahatlatmaya çalıştığını anlattı. Dört saat sonra ablası ölmüş. Üç gün boyunca Hudda ve küçük kardeşi ölmüş akrabaları ile aynı evde saklanmışlar. Ama aç ve susuz kalmışlar. Evlerinden kaçmaya çalışırken bir Amerikan askeri onları görmüş.
Hudda bacağından vurulmuş, koşmaya devam eden küçük kardeşi ise sırtından vurulmuş ve hemen orada ölmüş. "Kendimi ölüme hazırlamıştım" diyordu Hudda. Sonunda bir Amerikalı kadın asker tarafından bulunmuş ve hastaneye götürülmüş. Sonra akrabalarına ulaşmış.
Sobra Jolan bölgesinden kurtulan bir başka aile ile karşılaşmış. İkinci haftanın sonunda ABD ordusu bütün Jolan'ı ele geçirmiş. Irak Ulusal Muhafızları megafonlarla halka ellerinde beyaz bayraklarla yanlarına mallarını da alarak dışarı çıkmalarını söylemiş. Kasabanın merkezindeki Jamah al-Furkan caminin önünde toplanmışlar.
O gün Eyad Naji Latif ve ailesinin 8 üyesi, biri altı aylık bir çocuk, eşyaları ile birlikte evlerinden çıkmışlar ve tek sıra halkinde toplanma merkezine yürümeye başlamışlar. Ana caddeye çıktıklarında bir bağırma duymuşlar ama ne olduğunu anlamamışlar. Eyad bana İngilizce "now" demiş olabileceklerini söyledi. Sonra ateş edilmeye başlanmış.
Evlerinde tepesine Amerikan askerleri varmış ve Eyad'ın babası kalbinden, annesi göğsünden vurulmuş. Hemen ölmüşler. Eyad'ın iki kardeşi de vurulmuş. Ayrıca iki de kadın vurulmuş.
Askerler daha sonra Eyad'ın kardeşlerinden birisinin karısını öldürmüşler. Kadın ölünce 5 yaşındaki oğlu koşup cesedin yanına gelmiş. Onu da öldürmüşler.
Geri kalanlar askerlere ateş etmemeleri için yalvarmışlar.
O sırada kim beyaz bayrak kaldırıp ayağa kalkmak istese vurulup öldürülmüş. Eyad saatler sonra beyaz bayrakla kolunu kaldırmış, kolundan vurulmuş. Sonunda elini kaldırmış ve bu sefer elinden vurulmuş.
Geriye kalan 4 kişi ve altı aylık çocuk sokakta yedi saat yatmışlar. Sonunda dördü yakındaki bir eve sürünerek girmişler. O evde 8 gün aç susuz kalmışlar. Sadece bebek için biraz su bulabilmişler.
Sekizinci günün sonunda Irak Ulusal Muhafızları tarafından bulunmuşlar ve hastaneye götürülmüşler. Orada Amerikalıların bütün genç erkekleri tutukladıklarını öğrenmişler ve hastaneden kaçarak komşu bir kasabaya sığınmışlar.
Söylenildiği gibi Cami'nin önüne giden diğer ailelere ne olduğunu öğrenememişler. Ama sokağın kanlar içinde olduğu söylendi.
Ben Felluce'ye bir yardım kamyonu ile geldim. Kamyonlarımızda 15 ton buğday, sekiz ton pirinç, ilaç ve 800 çocuk için giysi vardı.
Şehirden kaçanların kurdukları kamplardaki yaşamı tarif etmek çok zor. Burada herkesin ailelerinin başlarına gelenleri duyduk. Yaralı insanların üzerinden tanklarla geçmişler.
Bunun üzerine Felluce'ye gitmeye karar verdik. Şehre girdiğimizde şehri tanıyamadım. Ben bu şehirde 2004'de, ilk kuşatma sırasında doktor olarak çalıştım.
Yıkıntılar arasında ruh gibi dolaşan insanlar gördük. Bazıları ailelerinin cesetlerini arıyorlardı. İnsanlar yakıt ve gıda için kuyruklar yapıyorlardı. Bir kuyrukta insanlar bir battaniye için kavga ediyorlardı.
Bir defasında yaşlı bir kadın bana geldi. Gözleri yaş doluydu. Kolumu tutarak evinin nasıl bombalandığını anlattı. Çatı 18 yaşındaki oğlunun üstüne çökmüş. Oğlunun iki ayağı da kopmuş.
Kimseden yardım alamamış. Sokağa çıkamamış çünkü Amerikalılar sokağa çıkan herkesi vuruyorlarmış.
Kanı durdurmaya çalışmış ama becerememiş. Oğlu ölünceye kadar 4 saat başında beklemiş.
Kuşatmanın birinci günü Felluce'nin hastanesi Amerikan askerleri tarafından ele geçirilmiş. Diğer klinik, Hey Nazzal iki defa bombalanmış. Bütün aletleri ve ilaçları yok olmuş.
Hiç ambulans yoktu. Şehrin iki ambulansı Amerikan askerleri tarafından vurulmuş.
Yoksul bir işçi mahallesi olan Jolan'ı gezdik. Nisan direnişinde burası direnişin merkeziydi.
İkinci kuşatmada burası adeta cezalandırılmış. Ev ev gezdik. Her taraf ölü doluydu. Yatakta, mutfakta, bahçelerde... Bütün evlerde mobilyalar kırılmıştı.
Bazı yerlerde siyah giysili silahlı direnişçilerin ölülerini gördük.
Ama evlerin çoğundaki ölüler sivillerdi. Çoğu ev kıyafetindeydi. Silah yoktu. Boi kovanlar yoktu. Direnişin izi yoktu.
Açıktı ki bir katliam olmuştu burada. Savunmasız, zavallı siviller soğukkanlılıkla katledilmişti.
HJiç kimse kaç kişinin öldüğünü bilmiyor. İşgal güçleri şimdi mahalleyi buldozerlerle tahrip ediyor, katliamın izlerini yok etmeye çalışıyorlar.
Felluce'de olan barbarlıktır. Gerçek bütün dünyaya anlatılmalıdır.
Doktor Salam İsmail


Hareket ve işçi sınıfı
Antikapitalist hareketi, Avrupa ve Dünya Sosyal Forumlarını, savaşa karşı sokaklara dökülen milyonlarca genç öğrenci ve işçiyi küçük gören, "palyaço" olarak damgalayan örgütler kendi kuyularını kazıyorlar. Böylesine devasa bir küresel muhalefet hareketiyle kendisini ilişkilendirmeyen, hareketten öğrenmeye ve beslenmeye çalışmayan bir örgüt, marjinal ve anlamsız kalmaya mahkûmdur. Her şeyi sadece kendisinin bildiğini sanmaya devam eder, gerçek dünyayla ilişkisi giderek zayıflar, kitlelerin mücadelesine değil kendi küçük örgütüne öncelik verir, daralan kadrolarına gaz vererek ve gülünç bir kahramanlık edebiyatı geliştirerek büyüyeceğini zanneder. Türkiye'de böylesi örgütlerin sayısı kabarık.
Bu örgütlerin yanılgısı, Stalin'den öğrendikleri garip bir işçi sınıfı anlayışından kaynaklanıyor. Şöyle: SSCB'nin propaganda afişlerinde görülen iri kıyım, kalın pazulu fabrika işçileri bir gün devrim yapacaktır. Ama bu işçiler kandırılmış (ve biraz da saf) oldukları için, devrimi onların adına parti yapacaktır. Demek ki, önemli olan partidir. Parti gereksiz mücadelelerle ilgilenmez, sosyalizm mücadelesi verir, devrimi yapar ve işçi sınıfına sunar.
İşin doğrusu, Stalin'den değil, Marks'tan ve Lenin'den öğrendiğimiz ise şöyle: Toplumu köklü bir biçimde değiştirme gücüne sahip tek sınıf, işçi sınıfıdır. Ancak, her toplumda egemen olan fikirler egemen sınıfın fikirleridir. Dolayısıyla, işçiler de çoğu zaman bu fikirlere inanırlar. Bu fikirleri sorgulamaları, devrimcileşmeleri, sosyalistlerin lâf anlatmaları ile değil, mücadele içinde gerçekleşir. Partinin işlevi bu kısmî mücadeleleri genelleştirmek, yaygınlaştırmak, bir yandan bu mücadelelerin kazanılması için mücadele ederken bir yandan da nihaî hedefe işaret etmektir. Devrimi parti değil, mücadele içinde pişen, öğrenen, egemen sınıfın fikirlerinden kurtulmaya başlayan işçi sınıfı yapar.
Bunu günümüze uyarlayalım. Dünya beş yıldır büyük mücadelelerle sarsılıyor. Bunların hepsi kısmî mücadeleler: özelleştirmeye, üçüncü dünyanın borçlarına, çevrenin imhasına, IMF'nin ve Dünya Bankası'nın dayattığı şu veya bu neoliberal uygulamaya karşı, Irak'ın işgaline karşı. Hiçbiri afişlerdeki işçilerin fabrikalarda verdiği devrim mücadelesi değil. Sözünü ettiğim örgütlerin bu hareketi küçük görmesi, dalga geçmesi bundan kaynaklanıyor.
Doğrudur, beş yıldır yükselen hareket bir aşamada örgütlü işçi sınıfını kapsamaya başlamazsa, sendikaların katılımı temsilî (ve biraz da göstermelik) olmaktan çıkıp işyeri mücadelelerine dönüşmezse, hareket zayıf kalacak. Toplumu olumlu yönde değiştirecek kuşkusuz, ama köklü bir değişim gerçekleştirme yeteneği sınırlı kalacak.
Ama "işçi sınıfının dışında" olduğu bahanesiyle hareketi göz ardı edenler, işyerlerindeki mücadeleye henüz yansımamış haliyle bile hareketin işçi sınıfını nasıl etkilediğini gözden kaçırıyorlar. Birincisi, hareket zaten önemli ölçüde genç işçilerden oluşuyor. İkincisi, işçi sınıfı başka bir gezegende yaşamadığına göre hareketi izliyor, taleplerini duyuyor, düşüncelerinden etkileniyor. Üçüncüsü, her insan gibi işçiler de hareketin mücadele alanlarına (savaş, yoksulluk, çevre v.s.) ilgi duyuyor, öfkeleniyor, radikalleşiyor. Hareketle işçi sınıfı arasında bir duvar yok. Hareket büyüdükçe, işçi sınıfını da etkiliyor, yüreklendiriyor, morallendiriyor, mücadeleye çekiyor.
Sosyalistlerin işi, haklı taleplerle harekete geçen kitlelerle dalga geçmek değil, hareketin içine dalmak, talepleri genelleştirmeye çabalamak, mücadeleyi işyerlerine taşımak, örgütlü işçi sınıfının daha geniş katılımını sağlamaya çalışmaktır.
Roni MARGULİES