Sosyalist İşçi 243 (22 Ekim 2005)

 

Sayfa 6-7: Orta Sayfa

Avrupa Birliği: Kim ne bekliyor?

Geçtiğimiz günlerde yapılan TMMOB mitinginde AB karşıtı dövizlere, eyleme katılamayan ama oralardan geçenlerin tepkilerini aktarmıştı bir arkadaş. Nüfusun büyük çoğunluğu AB'ye tam üyelik müzakerelerinin başlamasını destekliyordu ve sokaklarda AB karşıtı dövizlerle dolaşan insanlar görünce de tepkisini dile getiriyordu. "Siz kim oluyorsunuz da, AB'ye Hayır diyorsunuz !" Öyle ya; dışardan bakıldığında -derdimizi de doğru dürüst anlatamadığımız için- çoğunluğun daha iyi yaşam koşulu, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük diye gördüğü bir sürece bir takım uzaylı insanlar hayır diyor... Üstelik te çok belirgin gerekçe-ler ileri sürmüyorlar.
Sermaye açısından durum gayet açık. Hem uluslararası sermaye ile bağlantılarını güçlendirecekler. Hem yeni pazar alanları açılacak. Hem de AB ile ilişkilere sahip olmayanlara oranla daha avantajlı durumda olacaklar. Onlar kendileri için en ucuz yönetim biçimin hayata geçmesini ve kârlılıklarını ve rekabet güçlerini en çok artıracak düzenlemelerin yapılmasını istiyorlar
AKP hükümeti ise zaten nüfusun çoğunluğunu desteklediği bir süreci hızlandırarak kendisine verilen sermaye ve halk desteğini korumuş oldu. Hatırlarsınız TÜSİAD ikide bir program açıklar. Çeşitli talepleri vardır. Özelleştirme ister, Kürt sorununa dair öneriler getirir vs. AKP hükümeti şu ana kadar hiçbir partinin yapmadığını yapıyor. TÜSİAD'ın programını hayata geçirmek için arkasında durduğu süreçler başlatıyor. Onlar açısından da durum olumlu.
Milliyetçi bir düzlemde AB karşıtlığı yapan sağ kanat ise AB karşıtı olan kesimin desteğini aldığı için halinden memnun görünüyor. MHP 3 Ekim öncesi yaptığı miting ile pekte küçülmediğini ve AKP'nin ayağı sürçerse ona alternatif bir örgütlenme olarak az da olsa desteğini artırdığını göstermiş oldu. Sağ açısından milliyetçi söylemlerle AB ve AKP karşıtlığı yapan bütün çıkışlar elbette ki MHP'ye yaradı. Yaramaya da devam edecek gibi görünüyor.
CHP de solda durmasına rağmen muhalefetini Kemalizm ve milliyetçilik zemininde gerçekleştirdi. Aslında pek bir şey gerçekleştirdiği de söylenemez. Her ne yaptıysa kendisine değil esas olarak MHP'nin işine yaradı.
Daha solda duranlar açısından durum daha da vahim. TKP "yurtsever"lik çağrıları yaptı . AB'ye karşı duruşu milliyetçi bir cephe örgütleyerek oluşturmaya çalıştı.. geri kalanlardan da cılız sesler yükseldi ama toplumsal alanda etkili olacak bir ses olmadı bu.
Ne durumdayız?
Bizler açısından durum kötüye gitmiyor ama iyiye de gitmiyor.
İyiye gitmiyor çünkü olanakları her zamankinden daha çok olmasına rağmen kimse var olandan daha iyisini talep etmek için harekete geçmiyor. Örgütlenmiyor. Daha çok demokrasi, örgütlenme özgürlüğü daha iyi bir yaşam isteyenlerin oranı bütün toplumda hiçbir zaman bu kadar yüksek olmamıştı.
Muhalif kesimler bütün olan biteni birazda şaşkınlıkla seyretmekle yetiniyor aslında.
Ermeni Konferansı tartışmalarını hatırlayalım. Sonuçta bütün olumsuz-luklara rağmen konferans yapıldı. Ama biz bütün muhalif kesimleri bir araya getirip daha fazla düşünce ve örgütlenme özgürlüğü talebini dile getiremedik. Kürt sorununa dair de aynı tutukluk geçerli.
İşçi hareketi için de aynı sorun mevcut. Bir türlü birleşik ortak taleplere sahip bir hareket oluşturulamıyor.
Oysa her türlü tartışma ve talep için toplumun çoğunluğunun desteğini almak her zamankinden daha kolay
Bizler her kim tarafından yapılırsa yapılsın demokrasi ve özgürlük talebini genişletmek ve genel bir çerçeveye oturtarak daha fazlasını talep etmek zorundayız.
Geçtiğimiz haftalarda, Fransa ve Belçika'da genel grevler yaşandı. Belçika çalışanları emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı, Fransa çalışanları ise sosyal haklarda ve ücretlerde yapılmaya çalışılan kısıtlamalar için greve çıktı.
Türkiye'de sendikaların herhangi bir talep etrafında grev havasında olmadığı ortada. Ama burada da daha iyi yaşam koşulları ve daha çok özgürlük hala toplumun çoğunu etkileyebilecek ve desteğini alabilecek hareketlerle mümkün olacak.
Funda BAYSAL


Avrupa Birliği müzakere süreci, 35 başlık altında yürütülecek
Söz konusu başlıklar şöyle sıralanıyor:
1. Malların serbest dolaşımı,
2. İşçilerin serbest dolaşımı,
3. Yerleşme hakkı ve hizmet sunma serbestisi,
4. Sermayenin serbest dolaşımı,
5. Kamu ihaleleri, 6. Şirketler hukuku,
7. Fikrî mülkiyet hukuku,
8. Rekabet politikası,
9. Malî hizmetler,
10. Bilgi toplumu ve medya,
11. Tarım ve kırsal kalkınma,
12. Gıda güvenliği, veterinerlik ve bitki sağlığı politikası,
13. Balıkçılık,
14. Ulaştırma politikası,
15. Enerji,
16. Vergilendirme,
17. Ekonomik ve parasal politika,
18. İstatistik,
19. Sosyal politika ve istihdam,
20. İşletme ve sanayi politikası,
21. Trans-Avrupa ağları,
22. Bölgesel politika ve yapısal araçların koordinasyonu,
3. Adli konular ve temel haklar,
24. Adalet, özgürlük ve güvenlik,
25. Bilim ve araştırma,
26. Eğitim ve kültür,
27. Çevre,
28. Tüketici ve sağlığın korunması,
29. Gümrük birliği,
30. Dış ilişkiler,
31. Dışişleri, güvenlik ve savunma politikası,
32. Mali kontrol,
33. Mali ve bütçesel hükümler,
34. Kurumlar,
35. Diğer konular.


Belçika'da genel grev
Belçika hükümetinin emeklilik yaşını 58'den 60'a çıkarmak istemesi üzerine 8 Ekim'de 1 günlük genel grev yapıldı. Grev nedeniyle Belçika'da hayat felç oldu.
Belçika'da sosyalist sendika FGTB tarafından düzenlenen bir günlük genel grev, hayatı felce uğrattı. Hükümetin erken emeklilik yaşını 58'den 60'a çıkarmak istemesinden ve çeşitli sosyal sigorta sorunlarından kaynaklanan uzlaşmazlığa çözümün gecikmesi üzerine greve giden FGTB, Hıristiyan demokrat sendika CSC'den destek alamadı. Liberal sendika CGSLB ise üyelerini grev konusunda serbest bıraktı.
Kamu taşımacılığı araçlarının durması nedeniyle ülke genelinde büyük trafik sorunları yaşanırken, kamu sektörü ve özel sektör hizmetleri geniş ölçüde aksadı. Büyük mağazaların çoğunluğu kapılarını açamadı. Uluslararası demiryolu seferleri durdu, bazı havaalanları kapatıldı.
Belçika'nın bazı bölgelerinde grevcilerle işverenler ve eyleme katılmayan işçiler arasında gerginlikler yaşandı.
Belçika Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği, grev hareketi sırasında başkent Brüksel'de kent giriş ve çıkış hatlarının bloke edilmesine yönelik işçi eylemlerini kınayarak, bu tür "sorumsuz" eylemlerin "patronları ve emekçileri zayıflattığını" belirten bir açıklama yaptı.
Başbakan Guy Verhofstadt, "Grev olsa da, olmasa da hükümet reformlarını sürdürecek" dedi. Verhofstadt, erken emeklilik yaşının artırılmasının, sosyal sigorta sisteminin sağlığı açısında gerekli olduğunu anlattı.
Verhofstadt, "endişeleri anladığını", "çok derin ancak gerekli reformlar yapmak durumunda olduklarını", "erken emekliliğin sorunları çözecek bir formül olmadığını" söyledi.


Fransa'da genel grev hayatı felç etti
4 Ekim’de Fransa'da grev vardı.
Fransa'da milyonlarca kamu ve özel sektör çalışanı, hükümetin ekonomi ve istihdam politikalarını protesto etmek için bir günlük genel greve gitti.
Grev, başta başkent Paris olmak üzere birçok kentte ulaşım hizmetlerinde ciddi aksamalara yol açtı.Otobüs ve tren seferlerinin durması nedeniyle istasyonlarda uzun kuyruklar oluştu. Havayolu çalışanlarının da greve katılması nedeniyle bazı uçuşlar iptal edildi, bazılarında ise gecikmeler yaşandı.
Eğitim çalışanlarının da katıldığı grev nedeniyle tüm okullar tatil edildi. Ülke genelinde birçok kentte geniş katılımlı yürüyüşler düzenlendi. Grevden en çok Paris, Marsilya ve Lyon kentleri etkilendi.
Grev, düşük ücretler, yüksek işsizlik oranı ve hükümetin işten çıkarmaları kolaylaştıran reformlarını protesto etmek amacıyla düzenlendi. Ülkede yaşamı bir hayli zorlaştıran grev, Fransızların çoğundan da destek aldı.
Fransa'da yapılan son kamuoyu yoklaması, halkın yüzde 62'sinin Başbakan Dominique de Villepin'in ekonomi politikalarını onaylamadığını ortaya koyuyor.


Çalışanlar içerisinde AB üyeliğine ilişkin olumlu ve olumsuz beklentiler
"Transatlantik Eğilimler Araştırması'nda toplumda AB'ye destek yüzde 63 olarak belirlenmiştir. Hangi toplum kesimleri üzerinde yapıldığı açık olarak belirtilmediği için bu araştırmaların sonuçlarını toplumun genel eğilimi olarak yorumlayabiliriz. Bu destek başka aratırmalarda da % 70-80 lere varabilmektedir.
Bu noktadan hareketle, ücretli çalışan kesimler üzerinde gerçekleştirdiğimiz bu araştırmanın sonuçları ile diğer araştırmaların sonuçları karşılaştırıldığında, yüzde 44.4 olan ücretli kesimin AB'ye desteğinin, diğer toplum kesimlerinden daha düşük olduğu ortaya çıkmaktadır.
AB üyeliğinin Türkiye açısından olumlu sonuçlar ortaya çıkartacağına inananların ve AB üyeliğini destekleyenlerin oranı yüzde 44.4'tür. Buna karşılık yüzde 41.1 Türkiye'nin AB üyeliğine karşıdır. Yüzde 14.5 ise bu konuda kararsızdır.
Türkiye'nin AB üyeliğine olumlu bakanların en önemli gerekçeleri, demokrasi ve insan hakları (yüzde 92,5) ile sosyal hakların (yüzde 92) gelişmesine yönelik beklentilerdir. Bunu ekonomik gelişme (yüzde 80,3) ve sendikal hakların gelişmesine (yüzde 75,7) yönelik beklentiler izlemektedir. Türkiye'deki en temel sorunlardan olan işsizlik sorunun çözülmesi (yüzde 63,5) ve yoksulluğun azalması (yüzde 59,8) konularındaki beklentiler daha düşük düzeyde kalmaktadır
AB üyeliğine karşı olanların öncelikli gerekçesi, Türkiye'nin ekonomik ve siyasi olarak dışa bağımlılığının artacak olmasına yönelik endişelerdir (yüzde 88,6). Bunu, tarımın olumsuz olarak etkileneceğine yönelik endişeler izlemektedir (yüzde 80). Daha sonra ise yüzde 73,8 ile Kıbrıs'ın kaybedilmesi, yüzde 71,6 ile ekonominin daha kötüye gitmesi, yüzde 61,1 ile sanayinin olumsuz etkilenmesine yönelik endişeler ortaya konulmaktadır. AB üyeliğinin ülkeyi böleceğine yönelik bir endişe ise yüzde 60,3 ile son sırada yer almaktadır.
Türkiye'nin AB üyeliğinin kendilerini olumlu yönde etkileyeceğini düşünenlerin oranı yüzde 38,5, AB üyeliğinden olumsuz etkileneceği düşünenlerin oranı ise yüzde 24.3'tür. Yüzde 24.6 ise üyeliğin kendilerini olumlu ya da olumsuz etkilemesini beklememektedir.
AB üyeliğinden olumlu etkileneceğini düşünenlerin en önemli gerekçesi, sosyal hakların iyileşmesi (yüzde 93,1) ve siyasal anlamda örgütlenme hakkının daha rahat kullanılacağına yönelik beklentilerdir (yüzde 81,9). Bunu, sendikalaşma ve sendikal faaliyetlere katılma hakkının daha özgürce kullanılabilmesine yönelik beklentiler izlemektedir (yüzde 72). Çalışanların, üyelik ile birlikte ekonomik durumlarının iyileşeceğine yönelik beklentileri, demokrasi ve sosyal haklara ilişkin beklentilerin oldukça gerisinde kalmıştır (yüzde 65,1). Öte yandan AB ülkelerinin Türkiye'nin üyeliği konusundaki temel çekincelerinden olan, serbest dolaşım hakkının kazanılmasıyla birlikte Türkiye'den işgücünün yoğun biçimde bu ülkelere gideceğine yönelik genel yargının aksine, bu yöndeki beklentiler yüzde 57,6 ile en alt sırada yer almıştır.
AB üyeliğinin kendisini olumsuz yönde etkileyeceğini düşünenlerin en önemli kaygısı, işini kaybetmektir (yüzde 80,4). Bunu ücretin düşmesi (yüzde 69,4) ve sosyal hakların kaybedilmesi (yüzde 66,7) izlemektedir"
(DİSK Gıda-İş Raporundan Alınmıştır)



An gelir, Attila İlhan ölür

Attila İlhan kendisini Cumhuriyet döneminin en iyi şairi, en iyi romancısı ve en iyi marksisti olarak görürdü. Biraz daha nesnel bir bakış açısı ise, dönemin en iyi üç beş şairinden biri ve önemli bir romancı olduğunu, marksizm ile hiçbir ilişkisi olmadığını gösterir.
Attila İlhan'ın şiiri bugün de popüler, ama 1950, 60 ve 70'lerde ne kadar çok sevildiğini, ne kadar yaygınca okunduğunu, ne kadar büyük kalabalıkların "Ben Sana Mecburum", "Pia", "Sisler Bulvarı" gibi şiirleri ezbere bildiğini anlatmak bile zor.
Şiirinin ustalığı, müziği, insanı hemen sarmalayan sıcak lirizmi gibi unsurların dışında, Attila İlhan'ın çok sevilmesinin iki ana nedeni var kanımca.
Birincisi, şiirlerinde hiç eksik olmayan özgürlük özlemi. Doğrudan siyasi anlamda, demokrasi ve eşitlik özlemi anlamında değil, en temel, en kişisel anlamda. Özellikle erken dönem şiirlerde, şiirlerin derbeder, bir başına buyruk kahramanları basıp gider, bir gemiye miço olup dünyayı gezer, maceralar yaşar, kalkıp Paris'e gider, ucuz otellerde kalıp aşık olur. O günlerin Türkiye'sinin içe kapalı, boğucu, baskıcı havası düşünülürse, Attila İlhan çok yaygın bir özlemi dile getirmiştir.
İkincisi, Türk şiiri 1960'lardan itibaren İkinci Yeni ile birlikte şiirde anlam aranmaması gerektiğini savunan bir çizgiye savrulup saçma sapanlaşırken Attila İlhan buna karşı hem şiirleri hem düzyazılarıyla mücadele etmiştir. İkinci Dünya Savaşı'na, faşizme ve Türkiye'deki yansımalarına karşı en zor ve baskıcı koşullarda muhalefet eden, direnen 1940 Kuşağı'nı (Hasan İzzettin Dinamo, A. Kadir, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Ömer Faruk Toprak, Arif Damar) yüceltmiş, savunmuş ve kendini onların en genç üyesi olarak görmüştür (bu şairlere "Fedailer Mangası" adını Attila İlhan takmıştır). Dolayısıyla, Attila İlhan şiiri, en sade aşk şiiri bile, her zaman dünyayla, toplumla, insanla ilgili, yaşamla hesaplaşan, cebelleşen bir şiir olmuştur. Aşk, Maria Misakyan ve Paris de vardır bu şiirde, emperyalizm, savaş ve hapis yatmak da, üstelik şiirden hiç ödün vermeden, aynı müzik ve aynı şiirsellikle. Böyle olunca, çok okunuyor olması da doğal elbet.
Ha, bir de makaleleri var Attila İlhan'ın; Hangi Edebiyat, Hangi Batı, Hangi Sol gibi kitaplarda toplanmış. Hangi Edebiyat kitabını edebiyatla ilgilenen ilgilenmeyen herkese öneririm. Ama ya siyasi makaleleri? Özellikle son yıllarda Cumhuriyet gazetesinde yayınladığı yazılar? O zehir zemberek, azgın Kemalist, ağzından köpük saçan milliyetçi yazılar?
Attila İlhan son yıllarında Kemalist olmadı, hep öyleydi. Kendine özgü olmayan, Türk solunda alabildiğine yaygın olan bir inançla, Kemalizmin bir tür solculuk olduğuna, milliyetçilikle sosyalizm arasında bir çelişki olmadığına inandı hep. "Kemalizmle marksizm arasında Çin Seddi yoktur" diyen Mihri Belli'den, bugün sosyalist olmak için yurtsever olmak gerektiğini savunanlardan bir farkı yoktu. Türk solunun geniş kesimleri anti-emperyalizmi dünya kapitalizmine karşı bir mücadele olarak değil, Türkiye'nin bağımsızlığı mücadelesi olarak görür (dolayısıyla da Kemalizmle, milliyetçilikle bir sorunu yoktur). Attila İlhan bu görüşün insanı kaçınılmaz olarak nerelere savuracağını örnekledi sadece.
N'apalım, büyük şairler aynı zamanda büyük siyasi düşünür olmak zorunda değil. Biz de Attila İlhan'ın siyasi yazılarını okumak zorunda değiliz. Şiirlerini okumanın zevki bize yeter.
Roni MARGULİES