Sosyalist İşçi 248 (4 Şubat 2006)

 

Sayfa 3 :

BAŞYAZI
Heyecan verici bir dünya
Dünyanın her yanında heyecan verici gelişmeler yaşanıyor. Latin Amerika'da hemen her ülkede sol seçimleri kazandı. Caracas'da toplanan Dünya Sosyal Forumu'na Latin Amerika'nın dört bir yanından gelen herkes tek bir şeyden söz ediyordu: Devrim.
Avrupa'da birçok ülkede solda yeni şekillenmeler var. Almanya'da Sol Parti'nin parlamentoya 54 milletvekili ile girmesi tarihi bir olay.
Ya Türkiye? Kimileri Türkiye'ye gelince buruklaşıyor. Burada olmaz diyor. Neden? Türkiye'yi dünyanın geri kalanından farklı kılan bir şey mi var? Türkiye'de solun yeniden şekillenmesinin önünde nasıl bir engel var? Mücadelenin önünde nasıl bir engel var?
Var olan tek engel solun bizzat kendisi. Sol öylesine bir yenilgi havası yaşıyor ki yerinden kıpırdayamıyor. Ama bu 12 Eylül yenilgisi değil. Çünkü 12 Eylül'e benzer bir yenilgi her yerde yaşandı. Latin Amerika'da darbeler 12 Eylül'den çok daha ağırdı. Batı Avrupa'nın üzerinden Thatcher-Reagan dönemi geçti. Yeni liberalizm her yerde sola, işçi örgütlerine çok ağır saldırdı ama her yerde yeni umut ışıkları ortaya çıkıyor. Çünkü solun içinden küçük bir kesim sosyal demokrasinin krizinin oluşturduğu boşluğu doldurmak için harekete geçiyor.
Türkiye'de de bunun olasılığı var. Eski sola değil de kampanyalara bakılırsa ortaya çıkan yeni, mücadeleci kesimleri görmek mümkün. Yeni bir kitlesel sol parti ancak onların üzerinde, onların mücadelesi ile oluşabilir. Yoksa var olan solun bir kez daha aritmetik birliği hiçbir olumluluk taşımaz tam tersine yeni bir yenilgiye daha yol açar.
Yeni bir şekillenme mücadele içinde olmalı. Ama bu aynı zamanda tartışarak, birlikte yürünmek biçiminde olmak zorunda.
Ancak yeni sol şekillenme eski solun birliği ile olmayacağı gibi sadece bir grup akademisyenin veya eski sosyal demokratın bir araya getirilmesi ile de olmaz.
Çözüm gençleri, genç emekçileri, kadınları öne çıkaran, mücadeleyi öne çıkaran, kesinlikle antikapitalist, milliyetçi değil, enternasyonalist bir oluşumun inşa edilmesinde.
Türkiye'de bunun için yeterince güç var. Öyleyse yeni bir şekillenmenin oluşabilmesi için bütün olanakları seferber etmek gerekir. Sekterizmi değil, hareketi inşa etmek için kolları sıvamak ilk önemli adımdır.


Mustafa Koç:
Demokrasiye adanmış bir yaşam!
TÜSİAD İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç son bir ayda iki kere kalpleri fethetti! Demokrasi arayan kalpler, özgürlük arayan kalpler Mustafa Koç'un sözlerinde temsilcisini bulmuş oldu. Koç, son iki ayda TÜSİAD adına demokrasi, insan hakları ve reformlar çağrısı yaptı. Hükümeti eleştirdi. Hatta başbakan o kadar kızdı ki, TÜSİAD'ın kendi işi ile ilgilenmesi gerektiğini, yargıya müdahale ederek suç işlediğini açıkladı.
TÜSİAD neden demokrasiden söz ediyor? Mustafa Koç neden böyle konuşuyor? Koç'lar değişti mi yoksa? TÜSİAD kabuk mu değiştiriyor?
Çok değil, iki yıl önce, TÜSİAD'ın o zamanki başkanı Tuncay Özilhan, hükümeti Irak politikası nedeniyle eleştiriyor ve ABD ile işbirliğini artırmasını, Türkiye'de halkın savaş karşıtı ruh halinin fazla abartılmaması gerektiğini açıklıyordu. "Siz, diyordu, ikna edebilirsiniz, Türkiye'nin çıkarlarının ABD ile işbirliğinden geçtiğini anlatabilirsiniz."
TÜSİAD, Türkiye'nin Irak savaşına ortak olmasını ve Irak'ın geleceğinin belirlenmesinde rol alarak küresel güçlerle sağlam bir güven ilişkisi kurmasını tavsiye ediyordu.
TÜSİAD üyelerinin bugün demokrasi demokrasi parlayan gözleri, o gün Türkiye'nin Irak halkının yaşamının karartılması anlamına gelecek işgalin ortağı olması için parlıyordu.
TÜSİAD için önemli olan demokrasi değil. Kimse, Mustafa Koç'un efendi görünüşüne aldanmamalı. Evrensel insan hakları düzeyi: bu da TÜSİAD'ın umurunda değil. Yargı reformu, eğitimde yeniden yapılanma, bunlar da değil. Sendikal haklar, düşünce özgürlüğü, bunlar da.
TÜSİAD'ın pusulası, bugünlerde ekonomistlerin tv'lerde çok sık kullandığı bir terimle "kar maksimizasyonu"dur. Azami kar, neyi gerektiriyorsa, patronların kulübü onu savunur.
Bir mahalle bakkalı, veresiye vermenin sonunu getireceğini nasıl hissediyorsa, Kürt sorununda yeni bir savaş politikasının, kendisine tahmin edilenin çok ötesinde bir zarar vereceğini de TÜSİAD üyeleri aynı güdüyle hissediyor. Bu, sermayenin güdüsü. Bu patron olmaktan kaynaklanan, müteşebbis insanlara özgü bir yetenektir.
Belki de Mustafa Koç dedesi gibi değildir ama? Belki de sonuna kadar, gerçek bir demokrattır.
Belki de...
Söz konusu TÜSİAD adındaki örgüt olunca tek tek üyelerinin görüşlerinin, içlerindeki iyilik meleklerinin kaç kanatlı olduğunun bir önemi yok ne yazık ki.
Sermaye, her şeyden önce bir ilişkdir. Bu ilişkinin neresinde olduğuna göre bireylerin niyetlerinden bağımsız olan tercihleri belirlenmeye başlar.
Sermaye ilişkisi, her şeyden önce hırsızlıktır. Sabahın köründe kalkıp işe giden işçiler, işyerlerine girdikleri anda bu hırsızlık başlar. Emeklerinin bir kısmına karşılığını ödemeden patronlar el koyar. Tüm toplumsal kokuşmuşluk, bu hırsızlığın üzerinde yükselir.
Türkiye'de egemen sınıfın örgütü olan TÜSİAD, bu hırsızlığı örgütlü biçimde yapmanın aracından başka bir şey değil.
İşyerlerinde her gün kaç işçi ölüyor? Özelleştirmeler kaç kişinin ocağını söndürdü? İnsanlar neden idam edildiler? Faşistleri kimler besledi? Ekonomik krizlerde binlerce insan intiharın eşiğine gelirken kimler bir gecede milyon dolarlık karlarla banka hesaplarını şişirdi?
Cumhuriyet tarihinin tüm çürümüşlüğünün sorumlusu, çeşitli hükümetler aracılığıyla sermaye birikiminin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya çalışan sermaye sınıfıdır. Bugün Koç'un temsil ettiği TÜSİAD'dır.
Patronlar bugün, Avrupa Birliği'ne yamanmaya çalışıyor. Sermaye birikimi, Avrupa sermayesinin standartlarında olmak zorunda. Avrupa sermayesi, sendikal hakların basıncı altında. TÜSİAD'da örgütlü sermaye de öyle. Rekabetin eşit koşullarda olması için Mustafa Koç sendikal hakları savunabilir. Kayıt dışı ekonomiye savaş açabilir.
Yarın unutabilir. Dedesi gibi darbe çağrısı yapabilir.
Şenol KARAKAŞ