Sosyalist İşçi 259 (16 Eylül 2006)

 

Sayfa 8-9 : Orta Sayfa


Afganistan'da beş yıllık savaşın bilançosu

Ölü askerler taburu


"Terörle mücadele için Afganistan'a bir tek asker gidemez". "Tüm ülkeler taahhüt edilmiş olan sevkiyatın tamamlanması gerektiğine ilişkin olarak anlaştı". Bu cümlelerden birincisi, Afganistan'da halihazırda 580 askeri bulunan Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a ait. Ona göre Taliban'la savaşmaya tek bir asker bile gidemezdi.
İkinci cümleyi ise NATO üyesi ülkelerin Genelkurmay Başkanları'nın Varşova'da yaptığı toplantıda komite sözcüsü Albay Brett Boudreau sarfetti. Hangisi daha gerçekçi?
11 Eylül saldırılarından hemen sonra ABD'nin ilk saldırdığı yer olan Afganistan'da işler emperyalizmin umduğu gibi gitmiyor. Tıpkı Irak, Filistin ve Lübnan'da olduğu gibi. ABD Afganistan gibi dünyanın en yoksul ülkelerinden birinin terörün merkezlerinden biri olduğunu savunarak ve ülkeyi, Taliban gibi şeriatçı bir örgütün baskısından kurtarıp demokrasi getireceğini vaadederek saldırdı. Kısa bir süre sonra da BM Güvenlik Konseyi otoritesinde görev yapacak, 'gönüllü' ülke askerlerinden kurulu bir koalisyon oluşturuldu (Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü-ISAF).
Tabii ki ABD'nin elli yıllık müttefiki Türkiye de bu gücün içinde yer aldı ve hatta bir süre de komutasını yürüttü. Şimdi Türkiye'den de takviye asker isteniyor ve bu konuda Büyükanıt'ın değil, daha üst bir otorite olan NATO'nun sözü geçerli.

Bataklık
derinleşiyor
1 Ağustos'tan beri Afganistan'daki savaş şiddetleniyor. İşgalci güçler bugüne kadar verdikleri kayıpların toplamı kadar kayıp vermeye yeni başladılar. Örneğin güneyde başlatılan Medusa operasyonunun ilk gününde düşen İngiliz uçağında 14 asker birden öldü ve bu, tek seferde karşılaşılan en büyük kayıp oldu. İşgalciler bugüne kadar 500'e yakın asker kaybetti. Yani cepheye yollanan her 40 askerden biri öldü.
ABD'nin Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı General James Jones ile NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer ülkenin güneyindeki yoğun çatışmalardan duydukları endişeyi açıkça dile getiriyor ve takviye asker taleplerini sıklaştırıyorlar. Jones güneydeki Taliban direnişi için "Bu arı kovanını dürtmek gibi bir şey ve arılar kaynaşıyor" dedi. Ayrıca "Afganistan'da şiddetin bir kısmı öngörülebilirken, kabul etmeliyiz ki yoğunluk düzeyi karşısında şaşırdık" diye de ekledi. Aynen Lübnan'a saldıran İsrail askerlerinin Hizbullah gerillaları karşısındaki şaşkınlık sözleri gibi değil mi?
İngiliz komutan Ed Butler ise çarpışmaların artık göğüs göğüse yapıldığını ve giderek yoğunlaştığını söylüyor. "Günlük olarak bakıldığında çatışmaların yoğunluğu ve vahşeti Irak'takinden çok daha fazla" diye de ekliyor. Çünkü birlikleri günde ortalama 12 saldırıya uğruyor. Taliban'dan alınan bazı kasabalar yeniden Taliban'ın eline geçmeye başladı.

Demokrasi nerede?
Afganistan'ın işgali üzerinden tam beş yıl geçti. Ama ülkeye ABD'nin ilan ettiği demokrasi bir türlü gelmek bilmedi. Yoksulluk daha da derinleşti. Halktaki huzursuzluk arttı. Bin Ladin yakalanamadı. Taliban devrildi ama varlığını şiddetle koruyor ve işgalcilerin kâbusu olmaya devam ediyor. Demek ki geçen beş yılda hiçbir işi becerememişler ki 2.500 asker daha istiyorlar.
Irak'a da aynı gerekçelerle saldırılmıştı. Ama Irak'ta da işler Afganistan'dan farksız. Durmadan sivil ya da asker insanlar ölüyor ve bu durum tüm dünyada tepkileri arttırıyor. Örneğin ABD'de 11 Eylül saldırılarını ABD hükümetinin düzenlediğine inananların oranı %36, hükümetin bilgisi olduğu halde göz yumduğuna inananların oranı %12! Yani her iki Amerikalıdan biri Bush'un savaşa gerekçe yaptığı İkiz Kuleler saldırılarına bile inanmıyor. Tarihin en büyük savaş karşıtı gösterilerine tüm dünya tanıklık ediyor.

Yalanlar çağı
Afganistan ve Irak savaşları bize gösteriyor ki hiçbir ülkenin demokrasi sorunu dış müdahalelerle çözülemez. İşgalci güçler kısa bir süre muzaffer gibi görünseler de halklar önünde sonunda direnişi yaygınlaştırıyor ve işgalcilere ağır darbeler vuruyor. Bu ağır darbelerin uzun vadeli sonuçlarını ileride anılarını anlatan işgal gücü askerlerinden dinleyeceğiz. Hatta ABD'de Irak savaşına karşı çıkan askerler bunu yapmaya başladı bile. Asker aileleri örgütler kurup savaş karşıtı etkinliklerde yer alırken askerler de buna destek veriyor ve gittikleri her yerde korkunç deneyimlerini aktararak savaşın en doğrudan sonuçlarını anlatıyorlar.
Büyük medya imparatorluklarının yalanlarını yayma araçlarına sahip olmasalar da bütün dünya halkları kulaktan kulağa savaş ve direniş hikâyelerini dinliyor her gün. Yalanlara kanan insan sayısı her geçen gün azalıyor. Bush'un desteğini bu güne kadarki en düşük seviyeye indiren, Tony Blair'i siyasetten çekilme noktasına getiren, İtalya ve İspanya'da hükümetleri deviren işte bu savaş yalanları ve dünya halklarının kendi haberleşme mekanizmaları oldu.

Bu savaş yeni değil
Bugün ABD'nin Irak ve Afganistan'a girmesi, Suriye, İran ve bir dizi daha uzak ülkeyi sürekli savaş tehdidi altında tutması, İsrail'in ABD'nin tam desteğiyle Lübnan'a saldırması yeni olgular değil. Ve Türkiye'nin de aralarında bulunduğu ülkelerin Lübnan veya başka ülkelere 'barış gücü' adı altında işgal kuvvetleri göndermesi de yeni değil.
Örneğin ABD'nin bugün en çok tehdit ettiği ülke olan İran, bir zamanlar Ortadoğu'daki en büyük müttefikiydi.
Ancak 16 Ocak 1979'da ABD kuklası İran şahı 20.yüzyılın en büyük halk ayaklanmalarından biriyle devrilip ülkeyi terk etti. ABD'nin o güne kadar ordusundan gizli polisine kadar her şeyini kontrol altında tuttuğu ve tam bir egemenlik sağladığı İran avuçlarının içinden kayıyordu. ABD bir süre daha şahı desteklemişti ama sonunda Alman, İngiliz, Fransız ve İtalyan başbakanlarına seslenen ABD başkanı Carter "Şah'tan vazgeçildiğini" açıkladı.
1 Şubat günü Tahran havaalanına inen Humeyni ilk iş olarak İran toprakları üzerindeki tüm ABD dinleme istasyonları ve üslerini kapattı. Oysa ABD bu istasyon ve üsler sayesinde o zaman ki en büyük rakibi Sovyetler Birliği'nin içlerine kadar dinleme yapabiliyor, özellikle de Afganistan'a yakın bölgelerdeki faaliyetlerini izleyebiliyordu.
İran'ı kaybeden ABD derhal Irak ve Türkiye'ye yöneldi. Ancak Türkiye'de de işler karışıktı. Toplumsal muhalefet büyümüş, neo liberal prog-rama karşı isyan başlamıştı.
Bunun arkasından 12 Eylül askeri darbesi geldi. Bir yandan 24 Ocak kararları olarak anılan neo liberal program uygulamaya sokuldu öte yandan ABD'nin Ortadoğu'daki en önemli Müslüman ülke müttefiki belirlenmiş oldu.
26 Mart 1979 günü ABD başkanı Carter, İsrail başbakanı Menahem Begin ile Mısır devlet başkanı Enver Sedat'ı Camp David'de bir araya getirdi.
İsrail'in Sina Yarımadası'ndan çekilmesi karşılığında Mısır İsrail devletini tanıdı. Ancak beklenen gelişme olmadı. Tüm Arap dünyası Mısır'ı hain ilan etti ve Mısır hiçbir Arap toplantısına çağrılmazken İslam örgütünden de çıkarıldı.
Mısır halkı arasında da hoşnutsuzluk vardı ve yıllık 3 milyar dolar ABD yardımı bu hoşnutsuzluğu gidermeye yetmiyordu.

Sadık müttefik Türkiye
Türkiye 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin uydusu olmak üzerine kurmuştur. Nerede Amerika'nın başı sıkışsa bir ıslıkla oraya koşan bir ülke haline gelmiştir. Örneğin, haritadaki yerini çoğumuzun ilk bakışta bulamayacağı Kore'ye Amerikan çıkarları için asker yollamış ve binlerce kayıp vermiştir.
NATO'nun ABD direktifleriyle yaptığı tüm operasyonlara (Balkanlar, Somali, vb) destek vermiştir.
Bugün de Türkiye'den Lübnan'a asker yollanması isteniyor. Lübnan'da olacaklar Afganistan ve Irak'ta olanlardan pek de farklı olmayacaktır.
650 bin askeri ve muazzam Amerikan yardımlarıyla dünyanın en güçlü birkaç ordusu arasında bulunan İsrail ordusu bile Hizbullah direnişi karşısında yılgınlığa kapılıp çekilmek zorunda kalmışken, Türkiye Lübnan'da ne yapabilir?
İşgalci bir güç olarak komşusuna saldırmış ve ABD'nin Ortadoğu'daki hesapları peşinde koşarak kardeşkanı akıtmış olmaktan başka.
Türkiye'nin yapacağı en iyi şey kalemlerinden kan damlayan köşe yazarlarının dediklerine uyup oraya buraya asker göndermek değildir.
Eğer terörle mücadele için bir yerlere asker gönderilecekse, bu adres, ABD terörüne karşı savaşmak için gidilmesi gereken Afganistan ve Irak'tır.



GÖRÜŞ
Ertuğrul Gazi'nin çocukları
Haberi gazeteler şöyle verdi:
"Söğüt'te şenlik yürüyüşü, türbe ziyareti ve çadırların gezilmesinden sonra yapılan tören sırasında, Erdoğan ile hükümeti protesto eden ülkücüler, onları susturmak isteyen AKP'lilerle sürekli karşı karşıya geldi, itiş kakış oldu. Polis bir ara ülkücü gruba biber gazıyla müdahale etti. Törenin sonlarında, Erdoğan'ın oturduğu bölüme 40 metre uzaklıktaki Türk Büyükleri Anıtı önünde çıkan arbedede, yeğen Ali Erdoğan yaralandı".

Şenlik, Ertuğrul Gazi ile ilgili; ziyaret edilen yerler, türbe ve çadır; az ötedeki anıt, Türk Büyükleri Anıtı. Etkinlik, bütünüyle "Büyük Türk" mitolojisiyle, "kahraman" Türk'ün "şanlı" tarihiyle ilgili. Amaç, bu mitolojiyi ve tarihi pekiştirmek, yaymak, yüceltmek. Dolayısıyla, bu şenlikle ilgilenen iki parti var. Biri, hükümet olduğu için ve seçimler yaklaştıkça milliyetçi oylara göz dikmeye başladığı için AKP. Diğeri, çok daha doğal olarak, faşistler, MHP.

Bunların birbirlerine girmesinde de, MHP'nin haklı olarak kendi top sahası olarak gördüğü bir yerde AKP'lilere saldırmasında da şaşılacak bir şey yok. Faşistler, milliyetçi oyları AKP'ye kaptırmamak, ülkede yaratılmaya çalışılan milliyetçi havadan tek başına yararlanmak için saldırganlaşıyor. Çok doğal.

Peki, Söğüt olayları karşısında CHP'nin tavrı ne kadar doğal? Şöyle demiş Baykal:

"Söğüt bir birlik, bütünleşme noktası. Kimse bunu 'organizedir' falan diye izah etmeye kalkmasın. Başbakanın korumasına 14 dikiş atılmaya başlandıysa Türkiye'de bunun niçin olduğunu herkes sorgulamak zorundadır. Başbakanın terör, ulusal bütünlük konusundaki tavrı, toplumun önemli kesimlerini ciddi şekilde güvensizliğe sürüklüyorsa, başbakanın temsil ettiği anlayış karşısında insanlar kendilerini sahipsiz, dışlanmış hissediyorsa, şehadeti küçümseyen, askere dudak büken bir anlayış şekilleniyorsa, bunun sorgulanması lazım. Türkiye çok ciddi bir kamplaşmaya gidiyor."

Hürriyet gazetesinin bile "ülkücüler" diye belirttiği saldırganlar, Baykal'ın anlatımında "insanlar" olmuş! Nasıl insanlar? Başbakanın "terör, ulusal bütünlük" konusundaki, yani Kürt meselesi konusundaki tavrına tepki duyan insanlar.

Tüm basın saldırganları "ülkücü grup" diye tanımlarken, Baykal'ın anlatımında bunlar "organize falan" değil! "Organize falan" olmamaları ne demek, Baykal kim olduklarını söylemek istiyor? Sıradan insanlar, halk, o sırada ordan geçmekte olan ve Kürtlerin illerini derhal bombalamadığı, Kandil dağını hemen istilâ etmediği için hükümete öfke duyan vatandaş.

Olayı böyle yansıtarak, Baykal, savaş karşıtı pankart açan gençlere saldıran polisi, bunu "halkın doğal tepkisi" olarak olumlayan emniyet müdürünü, Şemdinli'de bomba patlatan astsubayları, sağa sola saldıran faşistleri, tüm "linç" girişimlerini onaylamış oluyor. Bütün bunları AKP'ye karşı kullanmaya, milliyetçiliği daha da tırmandırmaya çalışıyor.

"Türkiye çok ciddi bir kamplaşmaya gidiyor" diyor Baykal. Doğrudur. Bir yanda Kürt sorununa siyasi bir çözüm isteyenler, savaş karşıtları, barıştan yana olanlar, Kürt ulusunun tüm haklarının tanınmasını isteyenler; diğer yanda faşistler, ülkücüler, milliyetçiler, ırkçılar, Ertuğrul Gaziler, şahinler, Deniz Baykal ve CHP var.

Roni Margulies