Sosyalist İşçi 265 (16 Aralık 2006)

 

Sayfa 8 :


Elitizmin ifadesi olarak Kemalizm

Bugün Türk solunda önemlice kesimleri felç etmiş, resmi devlet politikasının aşılmaz beton duvarı halindeki Kemalizm ideolojisi nasıl kayıtsız şartsız egemen oldu? Aslında Balkan Savaşları'ndan başlayarak incelenmesi daha sağlıklı olacak olan konuyu biraz daha sonrasından, Milli Mücadele yıllarından başlayarak ele almak da faydalı olabilir.

Mustafa Kemal nasıl cumhurbaşkanı oldu?
1923 yılında hükümeti istifa ettiren Mustafa Kemal meclisin yeni hükümeti kuramaması üzerine, 29 Ekim günü; "Bu koşullar altında hükümet kurmak imkansız. Türkiye'nin bir cumhuriyet olmasına, başında da bir cumhurbaşkanı olmasına karar verdim.", demişti. Milletvekilleri onu hükümeti kursun diye çağırmışlardı, o rejimi değiştiriyordu.
Önce Cumhuriyet ilan edildi. Oylamaya meclisin yüzde 52.7'si katılmadı. Arkasından Cumhurbaşkanlığı seçimine gidildi. Tek aday Mustafa Kemal'di. 334 milletvekilinin 158'i oylamaya katıldı, geri kalan 176 üye ise ne Cumhuriyet'in oylamasına ne de Cumhurbaşkanı seçimine katılmıştı.
Mustafa Kemal hem meclis başkanı, hem cumhurbaşkanı, hem Halk Partisi'nin başkanı, hem de başkomutandı. Cumhurbaşkanı olduğu için hükümeti de kendisi atayacaktı.
1924'de değiştirilen Anayasa gereği M. Kemal her dört yılda bir; 1927, 31 ve 35'te tek aday olarak cumhurbaşkanı seçildi. Ama yine de meclisin tamamının oylarını alamadı. 1927'de 335 üyeden 288'inin, 31'de 351 üyeden 289'unun, 1935'de de 444 üyeden 386'sının oyunu aldı. Yani ilk 'seçildiğinde' bile meclisin yarıdan fazlası kendisini istememişti.
İttihatçılar ve politik liderlik
Mustafa Kemal'i liderliğe taşıyanlar İttihat ve Terakki Partisi'nin ileri kadrolarıydı. Ama sonuna kadar lider olarak kalmasını düşünmüş değillerdi. Mondros Mütarekesi'yle birlikte yurtdışına kaçmak zorunda kalan İttihat-Terakki kadroları Anadolu'da sürecek mücadelenin başına tanınan, güvenilen ve galiplerin de muhatap kabul edeceği bir liderin gelmesini düşünüyorlardı.
M. Kemal listenin başında değildi. Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa düşünüldü ama yeterli değildi. Yaşlı bir asker olan Ahmet İzzet Paşa'nın da istekleri çok fazlaydı. En sonunda yönelinen Mustafa Kemal'in özellikleri ise oldukça uygundu.
Her şeyden önce orduda saygınlığı olan parlak bir askerdi. Orduda tanınan genç bir paşa olarak askerin desteğini alması kolaydı ve bu önemli bir destekti.
İttihat-Terakki'nin üyesiydi ama liderliğiyle arası pek iyi değildi. Sivrilmemiş, hatta Enver'le sürtüşmeleri bile olmuştu.
Savaşı kaybeden taraf olan Almanlarla da arası iyi değildi. Ordunun yönetiminin Alman Genelkur-mayı elinde olmasına hep karşı çıkmıştı. İngilizler bu açıdan sempatiyle yaklaşabilirdi ona.
Ayrıca savaş sonrasının en önemli sorunlarından biri olan Ermeni kıyımına bulaşmayan subaylardandı. Galip devletler 1915 kıyımına çok önem veriyor ve sorumluları yargılamakta kararlı görünüyordu. İttihatçılar'ın kaçmasının en önemli nedenlerinden biri bu konuydu. Mustafa Kemal'in olaya mesafesi muhatap alınmasında avantaj olabilirdi.
Son olarak da padişah Vahdettin ile de arası iyiydi. Daha veliaht iken Vahdettin ile bir Almanya seyahati yapmış ve aralarında bir bağ oluşmuştu. Padişahın yaveri ve sarayın önemsediği bir askerdi. Ayrıca Vahdettin'in kızını isteyecek kadar da yakınlaşabiliyordu (gerçi Vahdettin kızını vermedi, Mustafa Kemal de Atatürk olduktan sonra Sabiha Sultan'ın Nişantaşı'ndaki konağını istimlâk ederek 'intikamını' aldı. Hanedana ait mülkler arasından istimlâk edilen tek mülk budur. Ama bu, Harbiye Nazırı olabilmek için uğraşırken padişahın kızını istediği gerçeğini değiştirmez).
Kısacası, uygun bir barış antlaşması imzalandıktan sonra geri dönmeyi planlayan İttihatçılar için en uygun 'geçici' aday M. Kemal'di. Sonra yurda dönecek ve kaldıkları yerden iktidarlarına devam edebileceklerdi. Ama kazın ayağı öyle değildi. 'Ebedi şef'in mutlak iktidarı başlıyordu.
Vizyon farkı
Aslında Mustafa Kemal'in vizyonu zaman içinde İttihatçılarınkinden epey farklılaşmıştı. Onlar, küçülse de imparatorluğun devam edeceğini umuyor, M. Kemal ise, dünyaya yeni bir düzen vermeye çalışan İngiltere ve müttefiklerinin 1 milyon 700 bin km²'lik Osmanlı topraklarını kendilerine bırakmayacağının farkındaydı. Üstelik bu topraklar içinde, altında petrol yattığı kanıtlanmış Ortadoğu bulunuyordu.
Yalnız Osmanlı değil, Rus devrimiyle Romanov hanedanı ve Avusturya-Macaristan'ın hâkimi Habsburg hanedanı da ta-rihe karışmıştı. Uluslararası bir sistem olarak yapılanan kapitalizmin yeni dünyasında bu imparatorlukların yeri yoktu. Ulus-devlet kurma zamanıydı.
İlk planı İstanbul'da etkin bir makama, Harbiye Nazırlığı'na (Savaş Bakanlığı) gelmek olan M. Kemal, Kasım 1918'den Mayıs 1919'a kadar geçen altı ay içinde istedikleri olmayınca, Anadolu'da gelişen hareketi de göz önüne alarak, 9. Ordu Komutanlığı görevini kabul etti ve Samsun'a gitti.
Samsun'da "doğan güneş"
Anlatılan efsanevi Bandırma Vapuru yolculuğunu bir kenara bırakacak olursak, Samsun'a giderken kafasında bütün planları hazırlamış ve "Samsun'a bir güneş gibi doğmaya" hazır falan değildi. 23 Temmuz'daki Erzurum Kongresi milli mücadele liderliğine soyunan M. Kemal için önemli bir dönemeç oldu. Askerlikten istifa ederek İstanbul'a dönmeyi reddetti ve cemiyet başkanlığına seçildi.
Ancak çok tedirgin zamanlar geçirdi. Askerlikten istifa etmek tüm yetkilerinden soyunmak anlamına geliyordu. Ona bir mevki gerekti. Erzurum'da Rauf Orbay'a söylediği sözler bunun farkında olduğunu gösteriyor:
"Sivil olursak her şey biter Rauf. Devlet makam ve mesnedinin başka bir değeri vardır. Anadolu-'daki mücadele askeri bir mücadele olacak. Bu mü-cadelede emir vermek için resmi salahiyet ister". Mus-tafa Kemal'in hayatta en güvendiği şeyin omuzla-rındaki yıldız sayısı her geçen gün artan üniforması olduğuna dair buna benzer pek çok örnek vardır.
Bizzat Mustafa Kemal'in çağrısıyla toplanan Sivas Kongresi de katılım ve temsil açısından başarı-sızdı. 120 delege davet edilmiş ancak, bir kısmı Erzurum'dan M. Kemal'le birlikte dönen yakın arkadaş-ları olmak üzere yalnızca 32 delege katılmıştı. Yine de İstanbul ile 'eşit ilişki' kuracak olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla merkezi bir örgütlenmenin ilan edildiği Sivas Kongresi'nin Anadolu'daki hareketin tamamını temsil ettiği iddia edilir. Yani 32 kişinin bir kısmının iradesi bütün Anadolu'nun iradesinin yerine ikame edilir.
Yukarıdan bakanlar
Kemalizm, ilk şekillen-diği yıllardan itibaren, tepeden inmeci bir yaklaşıma sahip olmuştur.
Aydınlanma ideolojisinin elitist yanını da benimse-yen Kemalist kadro ülke yönetiminde daima orduya yaslanmış, hatta bizzat orduda yetişmiş unsurlardan oluşmuştur.
Bugün ordunun Türk siyasetindeki baskın ve darbeci rolünün kaynağını Kemalizm'in karanlık sularında aramaya bu sayfalarda devam edeceğiz.
Cengiz ALĞAN