Sosyalist İşçi 317 (21 Mart 2008)

 

Sayfa 4:


Yeni-liberalizm ve ilaç sektörü
1970-80 döneminde kapitalist sistem krizin eşiğindeydi. İktisadi politikalar çözüm konusunda yetersiz kalmıştı. Egemenler çözümsüzlüğü aşacak yeni politikalara ihtiyaç duyuyorlardı. Devletçilik ve ekonomiye müdahale hastalığın temel nedeni olarak tespit edildi ve sistemin kendi kendini yeniden üretebilmesinin çözümü olarak neolieral politikalar süslenerek, paketler halinde piyasaya sürüldü. 1990’lara gelindiğinde sosyal devlet artık neoliberal politikaların hedefi olmuştu. Özel teşebbüs piyasaların tek dinamiği olarak öne sürüldü. Sermaye artık zincirlerinden boşanmıştı.
Türkiye’de neoliberal politikalara geçiş 24 Ocak 1980 kararlarıyla gerçekleşti. Bu kararların hayata geçirilmesi ancak baskıcı, otoriter bir rejimle mümkündü ki, 12 Eylül askeri darbesi imdada yetişti. Sağlık, ilaç ve eczacılık sektörü artık neoliberal politikalara göre yeniden şekilleniyordu. 1984’deki ilaç kararnamesi bu düzenlemelerden birisiydi ve ilaç fiyatlarını piyasaya bırakıyordu. İlaç şirketleri tam anlamıyla altın dönemlerini yaşadılar.
Şirket evlilikleri
Glaxo-Wellcome ile Smithkline birleşmesi onları General Electric’in ardından dünyanınen büyük 2. şirketi yapıyordu. Sanofi-Aventis birleşmesi yeni şirketi Türkiye ilaç pazarında 2. sıraya yükseltirken, Ciba-Sandoz birleşimi olan Novartis ise Türkiye pazarında zirveye çıktı. Bu şirketlerin temel hedefi ilaç tüketimini en az 2-3 katına çıkartmaktı.
Türkiye ilaç pazarı hızla büyüyor
2009 yılına gelindiğinde Türkiye dünyanın en çok ilaç tüketen 10. ülkesi olacak. İlaç şirketleri 2015 yılına gelindiğinde ilaç harcamalarının 30 milyar dolara çıkmış olması üzerine çalışıyor. Pazar her yıl %10 büyüyor. Kendi doğal gelişim sürecinde bunu başarması olanaksız. Sağlık bütçeleri yerinde sayarken kişi başına ilaç tüketimi sağlık harcamalarının yarısına eşitlenmiş durumda.
İlaçta reklam
İlaç ve eczacılık alanıyla ilgili sırada bekleyen yeni tasarı ve yönetmelikler var. Bunlarla birlikte ilaçlara fiyat serbestliği getirilecek, reçetesiz alınabilir ilaçlar geri ödeme listesinden çıkarılacak ce bu grup ilaçlara eklam serbestliği tanınacak. Böylece hem maliyetler, hem fiyatlar, hem de tüketim artacak. İlaç tekellerinin bir niyeti daha gerçekleşecek. Ama ilaçta reklam toplum sağlığı bakımından ciddi sorunlara gebedir: Reklam yoluyla yanlış bilgi verilmesi, temel amacın tüketimi arttırmak oluşu, sağlıklı insanların bile ilaç tüketimine teşvik edilmesi. Çünkü biliyorlar ki ilaç olmazsa olmazdır ve talep esnekliği yoktur. Fakat dünyadaki 6 bin ilacın %60’ı gereksizdir ve zehirenmelerin yarısı ilaç zehirlenmelerinden meydana gelmektedir.
Her şeyden önemlisi ilaç sosyal bir üründür. Öncelikli olması gereken sağlık, asgari duruma düşürülüyor. Hastalarsa sistem taradından teknoloji kullanmaya inandırılmış durumda ve ne kadar çok ilaç alırsa o kadar memnun kalıyor. Sistem gereksizlikten bile para çıkartıyor.
Kapitalist sistem nereye gidiyorsa Türkiye’nin gideceği yer de orası. Bir anlamda sağlığımızın gideceği yer de orası. Bize sistemden radikal bir kopuş gerekiyor.


Reklamla gelen ölümler
Amerika’da ilaçta reklamın ortaya çıkardığı tablo oldukça çarpıcı sonuçlar doğurmuş: Merck isimli ilaç firması romatizma ilacı olan Vioxx için 2000 yılında 160,8 milyon dolar reklam harcaması yapmış. Bu sayede ilaç firmanın en çok satan ilacı olmuş. Kullanıma sunulduğu 1999 tarihinden itibaren bu ilacın kullanımı sebebiyle yaklaşık 140 bin kişide kalp damar rahatsızlıkları görülmüş. Ancak 2004 yılına gelindiğinde Vioxx’un kalp krizi sonucu ölümlere yol açtığı ortaya çıkmış ve ilacın satışı durdurularak piyasadan toplatılmaya başlanmış.


Hayatlarımızla oynayanlar
Dünyaya egemen çok uluslu şirketlerin sayısı 500 civarında. 500 küresel firmadan sermae yapıları ve pazar payları bakımından öne çıkan firma sayısı 25.
Bu 25 firmanın 7’si ilaç firması.
Dünya ticaret hacmi 200 trilyon dolar.
İlk 200’deki küresel şiretlerin ticaret hacimleri ise bu pastanın yarısını oluşturuyor.
Dünya ilaç pazarının yarısını sadece 20 şirket elinde bulundururken, bunların Türkiye pazarındaki payı %74’e ulaştı.


GÖRÜŞ
Hükümet deviren sendika
Türk-İş nasıl bir sendikadır? Sosyalistlerle solcular sevmez Türk-İş’i. Uzlaşmacı, işbirlikçi, devletin ve patronların uşağı, adeta “sarı” sendika olarak görürler.
Oysa, bakın kendisi nasıl görüyor, web sitesindeki “Türk-İş Tarihi” bölümünde nasıl anlatıyor:
“Hükümet bu dönemde [1995 başları] sosyal sigorta haklarını IMF’nin ve Dünya Bankası’nın istekleri doğrultusunda ciddi biçimde geriye götürecek bir tasarı hazırladı. Bu tasarı, Türk-İş tarafından… İzmir’de ve… Rize’de düzenlenen büyük yürüyüş ve mitinglerle protesto edildi. Tasarı daha sonra geri çekildi.
Hükümet, 1995 kamu kesimi toplu sözleşme görüşmelerinde kazanılmış hakları geriye götürmeye ve “sıfır zam” vermeye çalıştı. Hükümet… yıllık yüzde 5,4’lük bir zam önerdi. Türk-İş bu teklifi görüşmedi, Genel Merkezimizin önünde yaktı.
5 Ağustos günü Ankara’da Emeğe Saygı Yürüyüşü ve Mitingi yapıldı. 200 bini aşkın işçi… yola çıktı… mitinglere resmen kapalı olan Kızılay meydanını doldurdu.
8 Ağustos günü işyerlerine gidilip işyerinde çalışılmaması ve gece işyerlerini terketmeme kararı oldukça çok sayıda işyerinde uygulandı.
Bu eylemlere rağmen kamu kesimindeki anlaş- mazlığın giderilememesi üzerine, grevlerimiz başladı.
Tarım-İş sendikamız, 8 Eylül günü Ankara’da büyük gösterilerle grevi başlattı.
Grevci işçiler, 8 Eylül gecesini Türk-İş’te geçirdi. Gece Türk-İş’in balkonunda bir konser düzenlendi. 9 Eylül günü binlerce grevci işçi, Türk-İş’in önünden CHP Kurultayı’na yürüdü, CHP’nin Koalisyon Hükümeti’nden çekilmesini istedi…
Bazı işyerlerindeki grevlerin ardından, 20 Eylül günü 160 bin üyemizin çalıştığı işyerlerinde greve çıkıldı. Greve çıkılma, büyük mitinglerle ve yürüyüşlerle gerçekleştirildi.
…Sürekli olarak yeni işyerlerinde greve çıkıldı…
CHP, taleplerimizin karşılanmaması üzerine, 20 Eylül günü Koalisyon Hükümeti’nden ayrıldı. Türk-İş, ülkemiz tarihinde ilk kez bir hükümetin sona ermesinde belirleyici bir rol oynadı.
Tansu Çiller, 51. Hükümeti bir azınlık hükümeti olarak kurdu ve 10 Ekim 1995 günü TBMM’de programını okudu. Hükümet, bazı grevleri erteledi; Türk-İş içinde bölünmeler yaratmak için tüm çabayı gösterdi. Türk-İş ise… azınlık Hükümetine güvenoyu verilmemesi için girişimlerde bulundu ve 15 Ekim günü işçileri ve ailelerini Kızılay’a davet etti.
15 Ekim günü, on binlerce işçi Türk-İş’in çağrısına uydu, barikatları aşa aşa, her türlü engele göğüs gererek Kızılay Meydanı’nı doldurdu. Birçok bölgede otobüs şirketlerinin işçilere ve sendikalara araba kiralanmasının yasaklanmasına, birçok bölgede kiralanmış olan otobüslerin hareketine engel olunmasına, binlerce işçinin zorla yollardan geri döndürülmesine veya durdurulmasına rağmen, on binlerce işçi Kızılay’a aktı. 15 Ekim 1995 mitingimiz, işçi sınıfımızın ve sendikacılık hareketimizin tarihine şanlı bir sayfa olarak geçti.
Bu mitingimiz nedeniyle Tansu Çiller’in azınlık hükümeti güvenoyu alamadı. Türk-İş tarihinde ikinci defa bir hükümetin değiştirilmesinde etkili bir rol oynadı.”
Türk-İş’in 1,5 milyon üyesi vardır, yani DİSK ile KESK’in toplamından yaklaşık üç kat büyüktür. “Sarı” değil, hantal bir sendikadır. Az greve çıkar, az eylem yapar, üyelerinin büyük çoğunluğunun katılmayacağı talepler ileri sürmez. Bu nedenle, greve çıktığı zaman kitlesel bir güçle çıkar, etkili olur, kazanma olasılığı yüksektir. Hükümet bile devirir.
Türk-İş’i solcu olmadığı için yok saymak, küçük görmek aymazlıktır. Daha kötüsü, sınıf mücadelesinin başarı elde etmesinin önünde engeldir.
Roni Margulies