Sosyalist İşçi 248 (4 Şubat 2006)

 

Sayfa 10 :

Bush gözünü İran'a dikti
Gözü doysun
Şenol KARAKAŞ

Geçtiğimiz yılın son aylarında İran'dan çok sık söz edildi. İran'ın nükleer silahlanmada hamle yapacağını ısrarla açıklaması, Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu'nun çağrılarına kulak asmıyor görünmesi, Bush ve ekibini kızdırmış görünüyor.
İçinde olduğumuz ayın başlarında BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin ve Almanya'nın temsilcilerinin, Londra'da İran'ın nükleer programıyla ilgili olarak yaptıkları toplantıda konunun konseye taşınması konusunda görüş birliğine varılamadı. Rusya ve Çin sorunun çözümünde diplomatik adımların atılmasını tercih etiklerini açıklarken İran, konunun Güvenlik Konseyi'ne havale edilmesi durumunda, BM denetimlerine son verme tehdidinde bulundu.
ABD yönetiminden ise son derece net açıklamalar geldi.
2005 yılı içinde de İran bir çok kez gündeme gelmiş ve ABD meclislerinde tartışmalar yaşanmıştı. Bu tartışmaların birisinde, ABD Dışişleri Bakanı Condillezza Rice Suriye ve İran'la ilgili sert bir gelişme olduğunda, "'savaş yetkisinin 11 Eylül'den sonra terörizme karşı savaş bağlamında başkanın elinde olduğunu'' açıklamıştı.
Bush neyin peşinde?
ABD İran'a gerçekten de saldıracak mı? Bu konuda kehanetleri bir yana bırakıp, ABD'nin İran'ı gerçek bir siyasi kuşatma altına almış olduğunu görmeliyiz. Michel Chossudovsky'nin deyimiyle, "İran'a karşı nükleer savaş başlıkları kullanılarak yürütülecek olan açık bir savaşı başlatma çalışmaları şimdi nihai aşamasına ulaştı…ABD, İsrail ve Türkiye'den oluşan koalisyon ortakları, "ileri hazırlık" durumundalar."
İran'dan yapılan çeşitli açıklamalar, bir savaş durumu yaşanmasa da, ne kadar gergin bir dönemden geçtiğimizi kanıtlıyor. 2005 yılının Şubat ayında İran'ın yaptığı açıklamada, eğer saldırıya maruz kalırlarsa, İsrail'i hedef almış olan balistik füze vuruşlarıyla karşılık vereceğini ilan edildi.
Cebinde savaş yetkisi bulunan Bush, bu yetkiyi gerekli gördüğünde kullanabilir. ABD'nin Irak'ta neredeyse İngiltere ile baş başa kaldığı, Bush ve kabinesinin inandırıcılığının ABD kamuoyu nezdinde giderek azaldığı bir dönemde İran'a saldırı kozu Bush'un elinde güçlü bir kılıç gibi durmaya devam edecek. Sosyalist İşçi'nin 245. sayısında Alex Collinicos'un dediği gibi, Bush'un son zamanlarda aldığı en güzel haber, İran başbakanının İsrail'i haritadan silmekle ilgili ettiği sözlerdi. İran başbakanının açıklamaları, 11 Eylül'den beri, ''teröristlerle terörizme yardım edenler arasında hiçbir fark gözetmeyeceklerini'' açıklayan Bush'un işine geldi.
Sorunun ise zaten İran başbakanının açıklamaları ya da İran'ın nükleer silah geliştirme yönünde attığı adımlarla bir ilgisi yok.
ABD'nin yeni muhafazakâr eliti
Gazeteci-yazar Mete Çubukçu son yazılarından birisinde, ABD'de 1997 yılında yayınlanmış bir kitaptan bir alıntı yapıyordu: "Amerika'nı n bakış açısıyla, Saddam manzaradan çıksa bile uzun vadede, ABD'nin Körfez'deki çıkarları açısından İran da Irak kadar büyük bir tehdit oluşturabilir. Ve İran-ABD ilişkileri düzelse bile, Amerika'nın bölgedeki çıkarları düşünüldüğünde bölgedeki ileri üslerin korunması ABD'nin güvenlik stratejilerinde önemli yer tutar."(Amerikan İmparatorluğu'nun Yeniden İnşası, Çiviyazıları)
1997 yılında yazılanlar, ABD emperyalizminin 11 Eylül'den sonra neden bir şer ekseni tariflediğini çok iyi açıklıyor. Ne Irak kitle imha silahları yüzünden işgal edildi, ne de İran nükleer silahlanmayla ilgili attığı adımlar nedeniyle tehdit ediliyor.
ABD, küresel hegemonya kurmak için, şimdiden önüne çıkacak her türlü tehdidi engellemek için adımlar atıyor.
Irak bu yüzden işgal edildi. Irak'ta 110 bin Iraklı bu yüzden öldürüldü.
ABD petrol fiyatlarını kontrol etmek istiyor. Petrole bağımlı büyük ekonomilerin hepsini, fiyatını kontrol ettiği bu yağın sayesinde kendisine bağımlı kılmak istiyor. Küresel karar verici mekanizmanın tartışmasız ABD olduğunu gösteriyor.
İran'la 200 milyar dolarlık anlaşma imzalayan Çin, "uluslararası toplum" İran'a karşı örgütlendiğinde rahatsız olmaya başlayacak.
ABD İran'la ekonomik ilişkilerini derinleştiren Rusya'yı, başka bir biçimde tehdit ediyor.
İran'da petrol oldukça, ABD emperyalist güçleri lider ülke olduğuna ikna edemedikçe, küresel ekonomik, siyasi ve askeri örgütler ABD'nin koşulsuz denetimi altına alınmadıkça, Bush'un İran'a saldırma emrini vermesi bir seçenek olarak masada olmaya devam edecek.
ABD bugün İran'a saldırmıyorsa bunun petrol fiyatlarının zaten yüksek olan seviyesinin denetimden çıkma olasılığı, Irak işgalinin ABD'nin istediği gibi gitmemesi ve küresel savaş karşıtı hareketin mücadeleyi bırakmaması gibi birkaç nedeni birden var.
"ABD saldıracak mı saldırmayacak mı" zarını atmaktansa, ABD'nin saldırmasını engelleyen mevcut nedenleri büyütmek ve sayısını artırmak gerekiyor. Yani Irak direnişine yardımcı olmak, Irak halkının yanında olmak, direnişi koşulsuz desteklemek için varımızı yoğumuzu koymamız gerekiyor.
ABD Irak'ta kazanırsa tüm dünya, tüm anti kapitalist hareket, tüm emekçiler kaybedecek.
ABD Irak'ta yenilirse "bizim günümüz" başlayacak.
Küresel intifada zafer kazanacak.


Mollaları mı savunacağız?
ABD'nin İran'a yönelik tehditleri, İran rejiminin geçmişi ve bugünkü İran başbakanının zaman zaman yaptığı berbat açıklamalar nedeniyle gereken sertlikte bir tepkiyle yanıtlanmıyor.
Doğrusu, İran başbakanının yaptığı bazı açıklamalar tüyleri diken diken ediyor. Özellikle Yahudi düşmanlığı yapan sözleri bütünüyle ırkçı.
İran'da bugünkü rejim 1979 İran devriminin üzerinde yükseldi. Ayetullah Humeyni'nin iktidarı, İran'da sosyalistler, işçiler ve kadınlar için çok acıydı. Binlerce sosyalist rejim tarafından yok edildi. Sendikalar baskı altına alındı ve saçının perçemi görünen kadınlar öldürüldü.
Bu türden veriler arka arkaya getirildiğinde, iki tür görüş öne çıkıyor. Birisi, bu rejimden kurtaracaksa ABD'nin müdahalesini meşru görüyor. Diğeri ise hem ABD'ye hem de İran rejimine aynı anda mesafe koyuyor.
Irak işgali, Irak halkının Saddam'dan nasıl kurtulduğunu gösterdi. Irak, tüm alt yapısı, tarihi kültürel mirası ve onbinlerce insanı ile birlikte sistematik olarak imha edildi. Irak'ta yaşananlar, işgalin demokrasisinin işgalin bütün sertliğini, militarizmini, vahşiliğini içermek zorunda olduğunun güncel bir kanıtı. İşgalin adı, "Şok ve Dehşet Operasyonu"ydu. "Şok ve dehşet" bugün Irak demokrasisinin de adı.
Peki hem ABD'ye hem İran rejimine aynı anda karşı çıkmalı mıyız?
11 Eylül'den hemen sonra gelişen Afganistan işgalinde solun bazı kesimleri Taliban'a da Bush'a da aynı anda karşı çıkmaya çalıştılar. Irak işgalinden önce "Ne Sam ne Saddam" gibi güzel bir sloganın aynı zamanda doğru da bir slogan olduğunu düşünenlerin sayısı çoktu.
Bu, Bush'un tuzağına düşmenin en kolay yoludur. Venezüella'da gerçekleşen Dünya Sosyal Forumu'nda konuşan bir Iraklı, 1990'ların başından itibaren uygulanan ambargonun, Irak halkını bitkin düşürdüğünü, yorduğunu ve Saddam'a karşı çıkacak gücü yok ettiğini anlatıyordu. Ambargo, savaş ve işgal, esas olarak milyonlarca sivili etkiler, yok eder, aç bırakır ve yorgun düşürür.
İşgal, rejim değiştirmez, rejim altında yaşayan milyonları yok ederek değiştirir. Irak'ta bir kuşak tüm birikimiyle ortadan kayboldu. Artık yoklar. Ve yeni kuşağın da geleceği çok karanlık.
Doğru. İran rejimi ırkçı açıklamalar yapıyor.
Doğru. Bu rejimin kökeninde komünizm düşmanlığı var. Bu rejim kadınların tüm haklarını geriletti.
Bu gerçeklerin hiçbirisi, bugün İran'ın yanında yer almamızı engelleyemez.
Irkçılığı bugün küresel bir sorun haline getiren Bush ve kabinesidir.
İşçi düşmanlığında, demokrasi düşmanlığında ABD emperyalizmiyle bugün hiç kimse yarışamaz. 11 Eylül'den sonra, küresel işkencehaneler, Guantanamo benzeri cezaevleri, demokrasiyi askıya alan ırkçı yasaların uygar dünyada geçerli olmaya başlaması tehdidin kaynağının ne olduğunu gösteriyor.
Dünyayı bugün tehdit eden İran rejimi değildir.
Irkçılığı yaygınlaştıran İran rejimi değildir.
İşçi ve kadın düşmanlığı yapan sadece İran rejimi değildir.
Dünyayı kan gölüne çeviren bugün İran rejimi değildir.
İran'daki rejimle İran işçileri, İranlı kadınlar ve sosyalistler mücadele ederler, ediyorlar da.
Bush engellenmeden İranlıların rejimleriyle uğraşmaları olanaksız.
Küresel terörün kaynağı ve tam adı olan ABD emperyalizmine karşı, hiçbir şüpheye yer bırakmadan, İran halkının yanında koşulsuz tutum alarak karşı çıkmak zorundayız.


İran'ın nükleer silahı mı var?

İran nükleer silah üretme sürecine girdiği için Bush tarafından öncelikli tehdit olarak ilan edildi. Irak'ın kitle imha silahlarını tehdit olarak gösterip dünya kamuoyunu yanına çekmeye çalışan ve diğer ülkeleri ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni ikna etmeye çalışan ABD, şimdi de İran'ın nükleer çabalarını yaptırımlar ve askeri müdahale için kullanıyor.
Sadece İran'ın değil, tüm ülkelerin nükleer silah, nükleer santral ve nükleer enerji kullanmasına karşı olmalıyız.
Ama Ortadoğu'nun göbeğinde elinde nükleer bombalarla büyük bir tehdit olarak bekleyen İsrail varken İran'ın nükleer konusunda attığı adımları bir işgalin gerekçesi olarak göstermek sahtekarlık.
Bugün dünyada 30 binin üzerinde nükleer bomba var. Bunların içinden 5 binden fazlası istendiği anda kullanıma hazır bekliyor.
Dünyanın çevresinde, savaş gemilerinde ve denizaltılarda hala dolaşan 400'ün üzerinde reaktör bulunuyor.
Üstelik nükleer bomba denilince akla gelen ilk isim ABD. Toplam nükleer bombaların 15 bini ABD'ye ait.
Dahası da var! İnsanlık tarihinde atom bombasını kullanan tek ülke ABD. Hiroşima ve Nagazike'de atılan atom bombaları on binlerce insanı yok etti. ABD böylesi bir silahı acımasızca kullanabiliyor.
Irak'ta kitle imha silahı kullanan da ABD.
Felluce'de soykırım yapan da.
İran'ın nükleer araştırmaları kuşkusuz tedirginlik verici. Ama ABD, Rusya ve İsrail'le kıyaslandığında hiçbir önemi yok.
İran mahallede bakkaldan sakız çalan küçük çocuğa benziyor. ABD ve İsrail ise her gün adam öldüren, soygun yapan, silah kullanan çete gibi.
Sakız çalana kızmalıyız ama gerçekten mücadele edilmesi gerekenin çete olduğunu da bilmeliyiz.