Sosyalist İşçi 264 (2 Aralık 2006)

 

Sayfa 9 :


Reform yapsak mı, yapmasak mı?
Bir hakkı nasıl elde ederiz? Örneğin toplu taşımacılığın ücretsiz olmasını nasıl sağlayabiliriz? Önce bu perspektife sahip olmamız gerekir. Sonra bu fikrimizi başkalarıyla paylaşırız. Neler yapabileceğimizi konuşur, tartışırız. Bir eylem planı çıkardıktan sonra bunu uygulamaya geçiririz. Diyelim bir kampanya düzenle-riz. Hedeflerimizi kamuoyuna yaygın biçimde duyurabilmek için yazılı ve görsel malzemeler kullanır, protesto gösterileri düzenleriz. Bunlar çoğu zaman yeterli olmaz. Farklı eylem tarz-ları geliştirmemiz gerekir. Örneğin belediye otobüslerine kalabalık gruplar halinde bilet atmadan bineriz. Metro, otobüs, vapur, tren duraklarında her gün basın açıklamaları yaparız. Eğer toplumda bu talebimize karşı bir duyarlılık yaratmayı ve destek almayı başarırsak hareketimiz kitleselleşir ve kazanabiliriz.

Kampanyaların önemi
Bu, kapitalizmin hayatımızda yarattığı tahribata karşı verilmiş çok küçük bir mücadele olacaktır. Ama yaratacağı etki bakımından aslında önemli bir gelişmedir. Eğer mücadeleyi kazanmış ve toplu taşımacılığı parasız hale getirebilmişsek, o güne kadar böyle bir gelişmeyi aklından bile geçirmemiş yüzbinlerce insan kendisine "Madem parasız olabiliyordu bu iş, bunca yıldır ben neden para ödedim?" diye sorar. Sonra da başka nelerin parasız olabileceğini düşünmeye ve tartışmaya başlar. Örneğin "Neden sağlık ve eğitim hizmetleri de parasız olmasın?" diye düşünmeye başlar. O sırada benzer bir kampanyayı sağlık ve eğitimin parasız olması için yürütenler varsa onların sesine kulak verir. Onlarla birlikte harekete geçer.
Bu küçücük kazanımın yaratacağı etkilerden biri de kampanyayı ilk öneren, örgütleyen ve bizzat inşacısı olarak içinde baştan sona kadar yer alan bir azınlığın sözlerinin bundan böyle ciddiye alınacak olmasıdır.
Sayısal olarak küçük güçlere sahip olsak da önereceğimiz kampanyalar gerçekten hayatın içinden, halkın büyük çoğunluğunu ilgilendiren konulardan seçilmişse, yankısını bulur. 1 Mart kampanyasını hatırlayalım. Savaş ve tezkere toplumun ezici bir çoğunluğunu ilgilendiriyordu. Tam zamanında ve çok doğru, somut bir taleple sokağa çıkmayı önerdik ve ABD askerlerinin Irak'a Türkiye üzerinden girmesini önledik. O zamanki sayısal gücümüz şimdikinden daha da azdı. Ama asıl önemi olanın bu olmadığını gördük. Bugün bize kulak verenlerin sayısı giderek artıyor.

Reform mu, devrim mi?
İşte bu reform mücadelesidir. Devrimciler reformlar mücadelesinin önemini yadsımaz, küçümsemez, burun kıvırmaz. Reformların kazanılmasını ertelemez. Aksine onun en tutarlı savunucuları olarak tam göbeğinde yer alır. Toplu taşımacılığı parasız hale getirmekle 'başka bir dünya' kurulmayacağını bilirler elbet, ama bunu yapmadan başka bir dünya kurmaya adım atılamayacağını da çok iyi bilirler.
Bu tür mücadelelerde yer alan herkesin yerleşik fikirleri sarsılmaya başlar. Mücadele, o güne kadar hiç düşünülmemiş konularda kafa yormayı sağlar. Hayata bakış açımızı genişletir, derinleştirir. Aktivistlerin yanısıra kitlelerin de kendine güvenini tazeler. Mücadeleyle bir şeylerin elde edilebileceğini kanıtlar. Ve daha da önemlisi yeni ve daha dinamik, daha kapsamlı kampanyaların önünü açar.

Mutluluk arayışı
Dünyada "Ben mutsuz olmak istiyorum. Geleceğimin belirsiz ve karanlık, sağlığımın tehdit altında olmasını umut ediyorum." diye düşünen kimse olduğunu sanmıyorum. Herkes gelecek korkusu olmadan yaşamak, sağlığı bozulduğunda eksiksiz sağlık hizmeti almak, istediği kadar eğitim görmek, özgürce seyahat edebilmek, düşüncelerini sınırsızca dile getirebilmek, bu düşünceleri başkalarıyla paylaşmak, sorunlarını çözebilmek için her düzeyde örgütlenmek, vb. ister. Kısaca herkes mutlu ve kaygısız bir hayat sürmek ister. Bunun tek yolu ise her biri toplumsal yaşamda birer reform olan iyileştirmeler için mücadele etmekten geçer.

İttifaklar ve müttefikler
Devrimcilerin kafasını en çok karıştıran konulardan biri reformlar mücadelesi sırasında kimi zaman kurulmak zorunda olan ittifaklar ve işbirliğine gidilen müttefiklerdir. Saf ve pür-i pak bir mücadele anlayışına sahip olanlar genellikle sol dışı ittifaklara mesafelidir. Örneğin 28 Şubat darbesi sırasında İslamcılarla ittifaka yanaşmayan sol ikircikte kalmış ve darbeye de tutarlı biçimde karşı çıkamamıştır. Bu yüzden, daha darbenin ertesi günü, Türkiye tarihinin gördüğü en yaygın protesto eylemi olan "Sürekli aydınlık için 1 dakika karanlık" eylemi bir anda, bıçakla kesilmiş gibi sönüvermiştir. O gün bugündür hem sendikalar, hem sol örgütler, ideolojik bölünmüşlüklerinden dolayı, felçli hastalar gibidir.

Chavez devrimci mi?
Bugün Venezüella'da mücadele eden bir grubun içinde yer alsaydık seçimlerde ne yapardık? Halkın ezici büyük çoğunluğunun seçtiği ve ezilenlerin, yani kendisinin temsilcisi olarak gördüğü Chavez'in devrimci olmadığını haykırarak ona karşı mı mücadele ederdik? Yoksa üç kez Amerikan destekli darbe girişimlerine maruz kalmış ve bunlardan yığınların sokağa dökülmesiyle kurtulabilmiş bir liderin arkasında mı yer alırdık?
Bir de bağımsız politika yürütme stratejisi var. Şöyle özetlenebilir: "Bu adam eski bir darbeci. Devrimcilikle ilgisi yok. Biz onun kuyruğuna takılacağımıza kendi bağımsız sosyalist programımızı yürütelim". Eh, bu da bir yöntem tabii. Ama halktan, halkın çoğunluğunun isteklerinden kopuk, marjinal bir yöntem. Milyonlar sokakta Chavez'in sosyalist olmayan programını 'uygularken' siz dar bir çevrede kendi sosyalist programınızı tartışırsanız, pek fazla dinleyen çıkmaz. Bunun yerine sokakta Chavez'i destekleyen yığınlarla birlikte davranmanız, ama bir yandan da reformları aşağıdan basınç uygulayarak genişletmeniz gerekir. Ancak kitlelerin içinde yer alarak Chavez reformlarının yetersiz olduğunu anlatma şansı yakalayabilirsiniz. Kendinize güvenilmesini, ancak ve ancak kitlelerin mutluluk arayışına destek olduğunuz, onlarla birlikte bu yolda mücadele ettiğiniz takdirde sağlayabilirsiniz.

Her gün mücadele
Gündelik politika acımasızdır. Elleriniz bazen kirlenir. Sınıf düşmanlarınızla bile aynı safta yer almanıza neden olabilir. Örneğin Mehmet Ağar'ın PKK'ye af çağrısını düşünelim. Kim derdi ki geçmişte 'eli kanlı katil' dediğin adamla bugün bir siyasal konuda aynı şeyi talep edeceksin. Dile getiren Ağar olduğu için talebimizden vaz mı geçeceğiz? Hayır. Aynı şeyi savunacağız ve gerçek barışçının Ağar değil biz olduğunu gündelik politik mücadelemiz içinde anlatmaya devam edeceğiz.
Yüksek politika yapanlarsa, eninde sonunda, kendilerine taban yapmayı arzuladıkları geniş yoksul yığınlara, yerleştikleri o yükseklikten, yukarıdan bakmakla yetinecekle.
Sinan BEK


Bence başka bir dünyada…
İnsanların büyük çoğunluğu bugün yapabildikleri yalnızca üç etkinlikten daha fazlasını yapabilecek: çalışma, TV seyretme ve uyuma. Dünya insan nüfusunun ezici çoğunluğu yoksul ve yaşamak için emeğinden başka satacak bir şeyi bulunmayanlardan oluşuyor. Milyarlarca insan günün büyük bölümünü çalışmaya ayırmak zorunda. Yine günün önemli bir bölümünü de çalışmayla ilgili işlere ayırmak zorunda. Sabah kalk, traş ol, yola çık, otobüse bin ya da yürü, işe git, işten çık, otobüse bin, eve dön, yemek ye (ki yarın çalışacak enerjin olsun), kendini ve çamaşırlarını yıka (temiz suyun varsa), biraz eğlen (TV seyret) ve uyu (ki dinlenip yarın çalışabilesin).
Bu üç etkinlik günümüz insanının hayatına öylesine abanmış durumda ki başka herhangi bir insani etkinliğe zaman kalmıyor. İnsanlık karnını doyurmak, barınmak gibi en temel ihtiyaçlarını gidermek için bile robotlaşmış halde bütün hayatını çalışmaya vakfetmek zorunda kalıyor.
Oysa bu sistemin savunucularının hesaplarına göre bile, bugün tüm insanların günde yalnızca yarım saat çalışmasıyla hepimizin bütün ihtiyaçları karşılanabiliyor. Dünyanın doğal kaynakları da yeterli. Yani günde 23.5 saati gerçekten yapmak istediğimiz işlere ayırabiliriz. Resim de yaparız, keman da çalarız, balık da tutarız, seyahat de ederiz, şarkı da söyleriz, belgesel de çekeriz, istersek aylak aylak otururuz da. Keyfimize kalmış.
Öyleyse neden bu kadar çok çalışıyoruz? Diğeri insani etkinliğe daha uygun değil mi? Elbette öyle. Ama kapitalist toplum büyük çoğunluğun küçük azınlık yararına sürekli değer üretmesi, üretilen değerin sermaye olarak birikmesi, sermayenin yatırıma dönüşmesi ve yatırımların sürekli genişlemesine dayalıdır. İşe bir an bile ara verilmesi bu çarkta aksamalara yol açar. Kar oranlarını düşürür (patronların grev korkusunu düşünün). Rekabet gücünü azaltır. Bu yüzden bizi sürekli çalışmaya zorlarlar.
Oysa sosyalist toplum birikime değil tüketime dayalıdır. İnsan ihtiyacı kadar üretir ve o oranda da tüketir. Bu üretim içinse bugünün teknolojisiyle bile yarım saat yetiyor. Öyleyse geleceğin toplumunda günde yarım saatten az, güle oynaya çalıştıktan sonra, karnımız tok, sırtımız pek aklımıza gelen her etkinliği yapabileceğiz. Başka bir dünya sırf bunun için bile istenmez mi Cengiz ALĞAN