Selen Argadal

Öğrenciler olarak son zamanlarda tartıştığımız konulardan biri de artık fakültemizde rahat rahat afiş asıp asamayacağımız ya da hadi astık diyelim, sonuçlarının ne olacağı. Şimdi yasaların zaman içerisinde değişiminden çok şu son gelişmelere bir göz atmak lazım. 7 Kasım’da YÖK Disiplin Yönetmeliği 3. maddede yapılan değişiklik kısaca şu: Artık bırakın izinsiz afiş asmayı, diyelim ki soruşturma açıldı, okula bile giremeyeceğiz soruşturma süresince çünkü veba taşıyoruz. Öğrenciler olarak izinsiz “afiş, pankart, bildiri” üçlemesinin yasak olmasına yeterince sesimizi çıkaramamış olmamızdan sanıyorum şimdi bir de “uzaklaştırma” çıktı başımıza.

 

Öncelikle duvardaki afiş, iki sopa arasındaki pankart ve elimizdeki afiş kimseyi öldürmez, görsel olarak beğenilmemesi dışında da kimseye zararı yoktur; ayrıca etraf çirkin reklam panolarıyla doluyken fakülte duvarındaki afişe takılmak pek yersiz olur. En fazla yazılı olan şeylerden rahatsız olursunuz; çağrılarına kulak vermezsiniz, tartışırsınız, ha çok rahatsızsanız siz de bir şeyler söylemeye başlarsınız. Şimdi YÖK’ün biz gençlerin gelişiminin bir parçası olan konuşmak-eleştirmek-tartışmak-anlaşmak sürecine müdahalesini çocukları kavga etmesin ve “başları ağrımasın” diye çocuklarının ağzını bantlayan ebeveynlerin tavrına benzetebiliriz ve bu noktada kızmaya başlayabiliriz.

Üniversite; derslerini takip eden bir öğrencinin yaklaşık olarak haftasının beş gününü geçirdiği, biraz da arkadaş edindiği ve genellikle vahşi iş hayatına atılmadan önce bir şeylerin pratiğini yaptığı bir sosyalleşme ortamı aynı zamanda, değilse de böyle olmalı yoksa sıkılır insan. Sosyalleşirken sadece müzikten, tiyatrodan, konserlerden bahsetmiyoruz tabii ki, azcık haber de okuduğumuzdan ve bir şeylerden rahatsız olduğumuzdan bunu arkadaşlarımızla paylaşıyoruz; yetmiyor, bizim gibi düşünenlerle rahatsız olduğumuz şeyleri değiştirmek için bir araya gelmek istiyoruz ve afiş asıyoruz, bildiri dağıtıyoruz, pankart boyuyoruz. Nerede ne söyleyeceğimizi, nereye ne asacağımızı üniversiteye yollayacağınız polislere mi soralım, atanmış rektörlere mi? İzin, ret cevabı alabileceğimiz bir uygulamadır ve üniversitelerin özgürlüğünden bahsetmek istiyorsak faşistler (ölümcül olabilir, zarar verebilir) dışında herkes istediğini söyleyebilmeli izin almak zorunda olmadan.

Ebeveynlerin “başlarının ağrıması” metaforunu da şöyle gerçeğe dökebiliriz: Vahşi (sebebi sanıyoruz ki kapitalizm) iş hayatına, sosyal hayata (yüksek dozda ırkçılık, homofobi, ayrımcılık, nefret söylemi içeren) atılmadan bir önceki durak olan üniversitede eylem pratiği yapmamış olduğumuzdan mütevellit biraz bocalıyoruz haliyle mezun olunca. Kariyer basamaklarını birer birer tırmanmak adına silkeletiyoruz kendimizi mesela. Eleştirmeyi ve bunu eyleme dökmeyi bir alışkanlık haline getirirsek maazallah devrim olur, sosyalizm gelir; başların “başı ağrır”. Önleyici uzaklaştırma tadındaki uygulamaların sebebini anlayamadığımız için işte böyle art niyetli düşünüyoruz biz de, ne yapalım.

Acaba Orwell’in geleceğindeki gibi yasaklama yoluyla mı hizaya geleceğiz insanlıkça yoksa Huxley’in bahsettiği gibi her şeyin özgür olduğu bir ortamda “kayıtsızlıkla” mı zaten hizada kalmış olacağız tartışılır. Özgürlüğü kitlesel eylemlerde kazanıp tadına vardığımızda Huxley’in yanılacağını sanıyorum. Bu yüzden özellikle öğrenciler olarak fakülte duvarlarına, panolarına, bahçelerine sahip çıkmakta fayda var.


559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası