> Kobanê halkıyla dayanışmaya yardımcı olunmalı, sınırlar Kobanê’yle dayanışmak isteyenlere ve Türkiye’ye sığınmak isteyenlere koşulsuz açılmalı.

> Sağlık hizmetleri en üst seviyeye çıkartılmalı. Bölgeye doktor ve sağlık hizmeti yığınağı yapılmalı.

> Mültecilerin temel ihtiyaçları karşılanmalı, barınma, eğitim ve sağlık gibi en temel insan hakları karşılanmalı.

> Hükümet yetkilileri Kürt hareketinin örgütleriyle IŞİD’i eşitleyen açıklamalara derhal son vermeli.

> Çözüm sürecinde somut adımlar atılmalı.

> Anadilde eğitim hakkı hızla garanti altına alınmalı.

> Çözüm sürecinin ruhuna uygun olmayan, protesto gösterilerini şiddetle bastıran, sıkıyönetim uygulamasını devreye sokan, şehir merkezlerine asker yerleştiren tutumlara son verilmeli.

IŞİD olarak anılan örgüt asıl olarak iki siyasî dinamiğin yarattığı bir sonuç. Bunlardan biri, 2003’teki Irak işgaliyle başlayan süreçte ABD’nin uyguladığı mezhepçi politikaların sonucu olarak Irak’ta tırmanan mezhepçi şiddet. Diğeri, 2011’de başlayan Arap Baharı’nın bir karşı-devrim dönemine girmiş olması.

Mısır’da yaşanan darbe, Suriye’de Esad rejiminin ülkeyi yangın yerine çevirme pahasına iktidarda kalmayı başarması ve bölgedeki diğer ülkelerde devrimlerin ilerleyememesi, özellikle Suriye’de halkın kitlesel mücadeleler yerine silahlı örgütlere yönelmesine neden oldu.

Hong Kong’da bölge yöneticisinin Çin tarafından seçilen bir komite tarafından değil, genel oyla belirlenmesi talebiyle başlayan isyan Asya’yı sarstı. Çoğunluğunu üniversite ve lise öğrencilerinin oluşturduğu göstericiler geçen ay Hong Kong yönetiminin aldığı 2017 seçimlerinde de genel oy hakkı yerine 1300 kişilik bir komitenin seçtiği adayların oylanması kararına karşı çıkmışlardı. Hong Kong’un önemli meydanlarını işgal eden on binlerce kişi Leung Chun-Ying’in istifasını istiyordu.

Birkaç günde onlarca insanın ölümü, çözüm sürecinin ne kadar önemli bir evrede olduğunu açığa çıkardı. Abdullah Öcalan’ın girişimleriyle başlayan ve müdahaleleriyle ilerleyen süreç, Kobanê’de insanî krizin derinleşmesiyle krize girdi. Süreci krizden çıkartan yine Abdullah Öcalan oldu.

IŞİD’in Kobanê’ye yönelik saldırganlığı sürüyor. Kobanê henüz rahat bir nefes almış değil, ama direniyor.

Son günlerde Erdoğan ve hükümet üyelerinin en çok sorduğu sorulardan biri bu. Hükümet bilinçli olarak Kobanê’nin Türkiye’yle bir alakası olmadığını anlatmaya çalışıyor; Kürtlerin ‘ortalığı karıştırmak için’ Kobanê’yi bahane ettiğini söylüyor.

Sorunun yanıtı çok basit. Kürdistan diye bir coğrafya var. Kürt halkının ortak yaşamı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’da sınırların sunî bir şekilde belirlenmesiyle Türkiye, Suriye, Irak ve İran gibi dört ayrı devlet arasında parçalandı. Kürt ailelerin arasına yapay sınırlar girdi, çitler çekildi. Bugün sınırın öte tarafındaki akrabalarının IŞİD saldırılarına maruz kaldığı durumda Kürtlere konunun kendilerini alakadar etmediğini söylemek gerçekçi değil.

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) tarafından yapılan “Kobanê halkı yalnız değil: Bijî berxwedana Rojava!” başlıklı basın açıklamasında, sınırın ötesindeki kardeşleriyle dayanışmak için insan zinciri oluşturan Kürtlere saldıran, yaralı YPG militanlarını sınırdan içeri almakta zorluklar çıkaran ve PYD’ye işbirliği için “kantonların dağıtılmasını” dayatan hükümetin çözüm sürecini ateşe attığı vurgulandı.

IŞİD Suriye’nin kuzeyinde büyük bir alanı kontrol altında tutuyor.

Batıda Cerablus (Gaziantep'in Karkamış ilçesinin karşısı), doğuda Tel Abyad (Şanlıurfa Akçakale karşısı) ve güneyde örgütün ana karargâhı olan Rakka arasında kalan bir bölgede IŞİD’in ele geçiremediği tek yer Kobanê bölgesi. IŞİD Kobanê’yi de alarak ele geçirdiği bölgede tam bir hâkimiyet kurmak istiyor.

Kobanê direnişi ile dayanışma eylemlerine devlet güçlerinin sertlik ve baskıyla yanıt vermesi, havayı bir anda değiştirdi. IŞİD saldırganlığından kaçarak Türkiye’ye sığınan Kürt mültecilere başta duyulan sempati ve destek yerini milliyetçi bir tepkiye bıraktı.

AKP’li İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın ‘misliyle yanıt verilecek’ ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘daha sert karşılık vereceğiz’ sözleri Türkiye’de devletin toplumsal muhalefet karşısındaki refleksini sımsıkı koruduğunu gösterdi.

İktidara geldiği günden itibaren ordunun siyasete müdahalesini eleştiren AKP, askeri devreye sokma kartını bizzat kendi kullandı. Erdoğan ve ‘ne olursa olsun AKP desteklenmeli’ diyen kalemşörlerinin “yeni Türkiye” söylemi bir kere daha çöktü. Demokratik bir hak olan gösteriler polis şiddetiyle bastırıldı. Kürdistan’da yine devlet terörü uygulandı. İçişleri Bakanı’nın kışkırtıcı sözlerinin bilançosu 41 ölü, Diyarbakır başta olmak üzere pek çok ilde sıkıyönetim ilanı oldu. Tanklar ve postallar eylemleri bastırmak için sokağa çıktı.

Birkaç gün içinde 41 kişinin öldüğü, faşistlerin satırlarla, sopalarla sokaklara çıktığı, HDP bürolarının yakıldığı, provokasyonların yaşandığı bu hafta, çözüm sürecinin bitmekte olduğuna dair yaygın bir kanaat oluştu. Sürecin bir sınavdan geçtiği çok açık. Ancak masanın devrildiğini söyleme aceleciliğine kapılmamak gerek.

Süreç daha önce Kürtlere dönük saldırıların yapıldığı seçim dönemlerinde olduğu gibi pek çok kez sınav verdi. Özellikle Öcalan’ın her zaman müzakereleri sürdürme iradesini göstermesinin sürecin devamlılığında etkisi oldu.

Saldırı, linç, cinayet dalgası HDP’nin Kobanê için eylem çağrısı yapması ile başlamadı.

30 Mart yerel seçim kampanyası, Türkiye’nin batısında HDP’ye saldırı kampanyasına dönüştürüldü. Karadeniz’de parti yöneticileri ve milletvekilleri linç edilmeye çalışılırken, birçok ilde HDP seçim büroları ve stantları saldırıya uğrarken, partinin tabelaları yakıldı. Bu saldırılara katılanlar MHP, CHP, İP ve çeşitli ırkçı grupların üyeleriydi. Tek bir kişi dahi bu saldırılardan dolayı yargılanmıyor.

AKP liderliği, 41 ölümün sorumluluğunu halkı eylem yapmaya çağırdıkları için HDP’lilere ve özellikle Selahattin Demirtaş’a yıkmaya çalışıyor. Demirtaş hakkında “isyana teşvik” gerekçesiyle suç duyurularında bulunuluyor. Oysa protesto etmek bir haktır ve tüm siyasî partiler bu haktan faydalanabilir. Tayyip Erdoğan ve AKP, daha önce 1 Mart tezkeresine karşı yapılan büyük mitingden Gezi direnişine kadar birçok örnekte kitlesel eylemlilikler sonrası mağlubiyetler yaşayarak geri adım attı. Üstelik, olaylarda şiddeti tırmandıran AKP’nin iddia ettiği gibi “sağı solu yakıp yıkan vandallar” değil, İçişleri Bakanı’nın “Şiddet misliyle karşılık bulacaktır” sözünden sonra göstericilere vahşice saldıran devlet güçleriydi. Polis terörüne daha sonra faşistlerin linç girişimleri de eklendi.

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası