Özdeş Özbay

Koronavirüs, yeni adıyla Covid-19, salgınına karşı şu ana kadar uygulanmakta olan otoriter ve güvenlikçi yöntemler büyük toplumsal gerilimlere yol açıyor.

Karantina altına alınanlara yönelik tepkiler ABD ve İtalya’da Asyalılara ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırılara yol açmıştı. Ukrayna’da, İran’dan gelen uçakta virüs taşıdığı belirlenen Ukrayna vatandaşları hastaneye kaldırılmış ve bölge halkı hastane bahçesine barikat kurarak insanların dışarı çıkmasını engellemeye çalışmıştı. İran’da ise karantinaya alınanlar olduğunu öğrenen bölge halkı bir hastanenin karantina bölümünü ateşe verdiler.

İnsani koşulların tamamen terk edildiği, her türlü hak ve özgürlüğün yok edildiği karantina uygulamaları neredeyse tek yöntem haline gelmiş durumda. Oysa görüldüğü gibi bu uygulamalar sorunu çözmeye yardımcı olmadığı gibi aksine yaygınlaşmasına ve çok sayıda insanın ölmesine neden oluyor.

Şubat ayı sonunda İdlib’de 33 TSK askerinin hava saldırısı sonucu hayatını kaybetmesinin ardından, Türkiye atacağı adımlardan biri olarak “göçmenlerin Avrupa’ya geçişini engellemeyeceğini” duyurdu. Haberin duyulması üzerine, hem Ege Denizi’ndeki geçiş noktalarına hem de İpsala-Pazarkule hattındaki sınır kapılarına binlerce göçmen akın etti.

DSİP GYK heyeti: “Türkiye’nin her yerinden otobüslerle, arabalarla gelmişler. Buradakilerin çoğunluğu erkek, sınır açılırsa eşleri ve çocuklarını da alacaklar. Üç, dört defa sınırı geçmeye çalışmışlar. Yunan polisi, pasaport, para, telefon hatta kıyafetlerini alıyor ve geri gönderiyor. Ayrıca üzerilerine ateş açılmış, sniperlar vurmuş, gaz bombaları atılmış. ‘Dün burada biri öldü’ dediler.

Bu taraftan da 'bu gün yarın açılacak bekleyin' diyorlar. Artık yavaş yavaş İstanbul’a dönmeye başlamışlar. Arabalar, minibüsler kişi başı 100 tl alıyor. Burada belediye düğün salonunda kalmalarına izin verilmiş. Belediye ve Kızılay, ara sıra yemek dağıtıyor. Yunanistan'a 6 saatte yürüyerek gidiyorlarmış şimdi de dönüş yolunda onlarca göçmen var. Göçmenler ‘Gelirken soyuluyoruz, giderken soyuluyoruz’ diyorlar.”

Hasan Fehmi Özer (Hepimiz Göçmeniz aktivisti): “Mültecilere kişisel yardımlar elbette vicdanlarımızı rahatlatıyor, ama bu tip yardımlar kalıcı çözüm değil. Kalıcı çözüm, siyasal iktidarların onların lehine kararlar alması ile mümkündür. Bunun için biz de kendi siyasal iktidarımızdan şunu talep ediyoruz: Göçmenlere mültecilik hakkını tanıyın. Onların yasal bir işe, barınma yerine sahip olmasını sağlayın. Sığınmacı olarak kaldıkları sürece hiçbir gelecek projeleri olamıyor. Oysa hepimiz gibi onların da bir işe sahip olma, aile kurma, çocuklarını okutma hakları var, bunların olması için ilk yapılması gereken mülteci hakkının verilmesidir.”

“Hepimiz Göçmeniz – Irkçılığa Hayır” kampanyası, sınırdaki duruma ilişkin bir çağrı yayınladı. Yüzlerce kişinin imza verdiği metin şu talepleri içeriyor:

1. Türkiye göçmenlerin tüm haklarını tanımalı, yaşam standartlarını yükseltmeli.

2. Göçmenler uluslararası diplomasinin bir aracı olarak görülmemeli, seyahat özgürlükleri garanti altına alınmalı, “açık kapı” politikası göçmenlerin bir ülkeden başka bir ülkeye güvenli bir şekilde geçişini sağlamak olarak görülmeli.

3. Medyada, sosyal medyada ve kurumlar arasında göçmenleri hedef haline getiren ırkçı yaklaşımlara ve nefret söylemine izin verilmemeli, bu söylemler teşvik edilmemeli, göçmenlere yönelik linç hareketlerine karışanlar ve ırkçı söylemler cezalandırılmalı.

İmza vermek için: https://gocmeniz.org/imza-metni-2

Hepimiz Göçmeniz kampanyası ayrıca 15 Mart Pazar günü saat 14:00-18:00 arası İstanbul’da, Kadıköy Kargart’ta Suriyeli yönetmen Alaa Arabi Katbi’nin “Bir Sonraki İstasyon” filminin gösterimi, yönetmenle söyleşi ve Suriyeli ve Türkiyeli ırkçılık karşıtlarının konuşacağı bir forum örgütlüyor.

Etkinlik arasında saat 15:30’da ise Süreyya Operası önünde bir basın açıklaması gerçekleştirilecek.

Yasin: Yunanistan sınırını en Yeni Karpuzlu -Meriç- Uzunköprü- Pazarkule güzergahında güneyden kuzeye taradık. Daha önce yoğun sığınmacı geçişlerinin yaşandığı Yeni Karpuzlu - Uzunköprü arasında kimse kalmamış gibi görünüyor, son kalanlar da Pazarkule'ye yönlendiriliyor.

Giriş çıkışların sıkı denetim altında olmasından dolayı birkaç denemeden sonra ancak girebildiğimiz Pazarkule'deki alan ise tamamen bir mülteci kampına dönüşmüş durumda. Yiyeyecek içecek konusunda pek sıkıntı yaşanmazken, organizsyon bozukluğunun yanında barınma, temiz su, tuvalet, hijyen konusunda ciddi sıkıntılar devam ediyor. Bölgede 12 ila 15 bin arasında sığınmacı olduğu tahmin ediliyor. Kendi imkanlarıyla topladıkları/satın aldıkları malzemelerle yaptıkları derme çatma çadırlarda veya toprak zemin üzerinde hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Katerina Thoidou (Sosyalist İşçi Partisi, Yunanistan)

Yunan hükümeti, sınırda, açlıktan ve ölümden kaçmak isteyen göçmenlere karşı savaş ilan etti. Kapılar kapatıldı, sığınma talep etmek yasaklandı ve Türkiye sınırına masum insanlara gözyaşartıcı gaz ve kurşun sıkmak üzere binlerce polisle askerini gönderdi.

Reuters ajansı bir göçmenin öldüğünü bildiriyor. Bazı başka bilgilere göre ondan önce bir sığınmacı daha öldürüldü. Karadan geçmek isteyen göçmenler dayak yiyor, eşyaları ve kıyafetleri alınıyor. Denizde Yunan sahil güvenliği FRONTEX ile birlikte göçmenleri geri itiyor veya botlarını batırmaya çalışıyor. Böylesi saldırılarda bir bebeğin öldüğünü öğrendik.

Eğer Coronavirus salgını Türkiye’de de ortaya çıkmasaydı sağlık emekçileri 15 Mart günü Ankara’da buluşarak çalışırken uğradıkları şiddeti protesto edecekti. Mitingi erteleyip, hastaları korumak için seferber olan sağlık çalışanlarının yanındayız! Miting için hazırladığımız sayfamızdaki talepler bugün daha da yakıcı bir önem taşıyor:

Sağlık hizmetlerinin piyasalaşması, koruyucu sağlık hizmetleri yerine tedavi edici hizmetlerin öne çıkarılması, hastaların müşteri olarak görülmesi, hastane ve diğer sağlık birimlerinin işletme haline gelmesi, hizmetin “performansa” dayalı hale getirilmesi, personel açığının kapatılmaması verilen hizmetin niteliğinin istenilenden uzaklaşmasına sebep olurken, sağlık alanında şiddetin de gün geçtikçe artmasına sebep oluyor.

Sağlık çalışanları fazla mesai saatlerinin yorgunluğu bir yana yapılan işin risklerinin yüksekliğine rağmen özveri ile çalışıyorlar. Buna karşılık alınan ücretlerin düşüklüğü, işin yoğunluğu, hastaların memnuniyetsizliği ve şiddet iş tatminini önemli ölçüde azaltırken anksiyete, depresyon ve intihar vakalarının sağlık çalışanları arasında artmasına yol açıyor. Her gün onlarca sağlık çalışanı hastalar veya yakınları tarafından şiddete maruz kalıyor. Birçok riskli iş kolunda erken emekli olma hakkı, yıpranma payı var olmasına rağmen sağlık çalışanlarına bu hak tanınmıyor. Birçok sağlık çalışanı iş güvencesinden yoksun olarak çalışıyor.

Uçurumun kenarında parmak uçlarında gerisin geriye düşmemek için kollarını pervane gibi çeviren insanlara benziyor AKP’nin durumu. Dengeye ulaşmaya, düşüşü yavaşlatmaya ya da engellemeye çalışıyor ama ayakları yerden kesilmek üzere. Denge kaybedilmiş durumda bir kere.

Türkiye siyaseti tam böyle bir durumda. Dengesini kaybeden Türkiye’deki en büyük siyasal parti olduğu, aynı zamanda devleti kontrol ettiği ve yeni bir hükümet rejimini merkezileştirmeye çalıştığı için, tüm toplum yer çekimine yenilmek üzereymiş gibi hissediyor. Baş dönmesi, korku, zaman zaman panik duygusu, gerçeklik algısının değişmesi, hurafelerin gerçekmiş gibi anlatılması, düpedüz paranoyak tiplerin gazetelerde karar verici hale gelmesi, hukuksal alanda akıl almaz gelişmelerin yaşanması…

Osman Kavala hakkında tahliye isteyen mahkeme başkanı değiştikten sonra, yerine gelen mahkeme başkanı Gezi davasından yargılanan tüm arkadaşlarımız hakkında beraat kararı verdi. Şimdi bu kararı veren mahkeme başkanı HSK soruşturması tehdidi altında.

Osman Kavala bu kez de "casusluktan" tutuklandı ve tutuklama kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye'ye tanıdığı ek savunma süresinin bitimine bir gün kala verildi. Osman Kavala bu tutuklamayla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Pazartesi akşamı itibariyle, son dakikada icat edilmiş olan casusluk suçlamasıyla üçüncü defa tutuklandım. Öncekiler gibi hiçbir delile dayanmayan, ancak öncekilerden daha da saçma olan bu iddianın, Yargı Reformu paketinin getirdiği, iddianame öncesi 2 yıllık tutuklama süresi kısıtlamasını ve AİHM’in ihlal kararını boşa çıkartmaya yönelik olduğu açıktır. Tutukluluğumu ne pahasına olursa olsun devam ettirme niyetinin, yargı mensuplarını yasaları ihlal etme noktasına sürüklemiş olduğunu görmek son derece üzücü ve endişe vericidir. Normal karşılanması halinde bu davranış, ceza davaları için tehlikeli bir örnek oluşturacaktır.”

Artık, hukuksal tüm kuralların, düzenlemelerin ayaklar altına alındığı, minareyi çalanın kılıfına uydurma derdinin olmadığı, “ben yapıyorum oluyor” iddiasının tüm kamuoyuna göstere göstere ilan edildiği bir durumla karşı karşıyayız.

Ankara, Suriye'ye üç yıl içinde üç sınırötesi operasyon yaptı. Devlet Bahçeli'nin ifadesiyle "misak-ı milli savunma alanları" olarak adlandırılan bu bölgelere onbinlerce Türkiye askeri ve Ankara ile ortak hareket eden Suriye silahlı güçleri yerleşti.

Üç operasyon, özellikle ABD'ye ve PKK'ye karşı karakterleriyle milliyetçi bir destek buldu. Ancak işler, Türkiye'nin sınırlarının çok uzağındaki Libya'da Rusya ve Türkiye'nin karşı karşıya gelmesi ile değişti. Son olarak İdlib'de Türkiye ile Rusya destekli Esad askerlerinin savaşması ile bir başka eğilim belirginleşti.

Metropoll Araştırma Şirketi'nin verilerine göre Libya'da savaş tezkeresinin çıkmasından bir hafta önce 'Türkiye'nin Libya'ya asker göndermesini onaylıyor musunuz?' sorusuna 'onaylarım' yanıtını verenlerin oranı yüzde 37.7 oldu. 'Onaylamıyorum' diyenler yüzde 49.7 oranına ulaşırken, yüzde 12,7'lik bir dilim 'cevabım yok' dedi.

Aynı şirketin Şubat ayı raporunda ise 'Türk Silahlı Kuvvetleri'nin İdlib'de bulunması sizce gerekli midir?' sorusuna 'evet' diyenler yüzde 30.7 iken 'hayır' diyenlerin oranı yüzde 48.8 oldu. Yüzde 20 'fikrim yok/cevabım yok' dedi.

TL'nin yeniden değer kaybetmeye başladığı, halkın alım gücünün dramatik şekilde düştüğü, yatırımların durduğu ve kitlesel işsizliğe çözüm bulunmadığı koşullarda, iktidarın şahin dış politikasına milliyetçi destek azalıyor.

Volkan Akyıldırım

Türkiye askerleri ile Esad rejimi arasında İdlib'de yaşanan sert çatışmalar, Erdoğan-Putin uzlaşmasının ardından kesildi.

Moskova'daki görüşmenin ardından İdlib'de bir ateşkes yürürlüğe girdi. Bu satırların yazıldığı sırada kayda değer bir çatışma yaşanmadan devam ediyor. Fakat kimse kalıcı barışa giden yolda siyasi çözümün önünün açıldığından bahsetmiyor.

Görüş

Roni Margulies

Koronavirüs Türklerden korktuğuna ve Misak-ı Millî sınırları içinde etkisiz olduğuna göre, hastalıktan söz etmeye gerek yok. Onun yerine, virüslerin Türkler dışında başka herkes için niye sorun olduğunu anlatabilmek amacıyla evrim sürecinden söz edeyim bari.

Her canlının çocuğu nasıl bir yaratık olacağını belirleyen genlerinin yarısını anneden yarısını babadan alıyor; anne ve babanın genleri kopyalanıp çocuğa geçiyor. Genler kopyalanıp çocuğa geçerken bazen fotokopi hataları oluyor. Bir gen ‘mutasyon’a uğruyor, farklı geçiyor çocuğa. O ‘hata’ doğal seçilimde elenebilir ya da elenmeyip sonraki nesillere de aktarılabilir. O gen önemsiz olabilir –ki zaten bunların çoğu anlamlı değişimler yaratmaz, o zaman pek bir şey değişmiyor. Değişimler çoğunlukla belirgin bir fark yaratmasa da birikip sonraki nesillere aktarıldıklarında çocuğun önemli bir özellliğinin değişik olmasını sağlayabilirler; o zaman çocuğun rengi farklı, boyu uzun veya kafası matematiğe daha yatkın olabilir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca kadın sokaklara indi.

Meksika’da on binlerce öfkeli kadın Mexico City sokaklarına çıktı ve kadın cinayetlerini protesto etti. Meksika haftalardır kadınların eylemlerine sahne oluyordu. 14 Şubat'ta 25 yaşındaki Ingrid Escamilla'nın erkek arkadaşı tarafından öldürülmesi sonrası başlayan protestolar, 20 Şubat'ta yedi yaşındaki Fatima Cecilia Aldrighett cinayetinin ardından daha da büyümüştü. Kadınlar Ingird Escamilla’nın fotoğraflarını sansürsüz bir şekilde paylaşan La Prensa gazetesi binasına yürümüş, gazetecilerin arabalarını ateşe vermişti ve Sonora eyaletinde mahkemeyi yakmıştı.

Şili’de de 2 milyon kadın birçok kentte sokakları doldurdu. Aylardır süren protestolarda polisin özellikle kadın eylemcilere yönelik şiddet, taciz ve cinayetleri protesto edildi. Şili aynı zamanda feministlerin Las Tesis şarkısı ile tüm dünya kadınlarına ilham verdiği ülke.

Brezilya’da ise binlerce kadın, cinsiyetçi ve homofobik Bolsonaro’yu protesto etti. Brezilya’da her gün dört kadın cinayeti işleniyor. Kadına yönelik şiddetin en yoğun olduğu Amerika ülkesi olan Brezilya’da kadınlar toplumsal mücadelelerin hemen her alanında en önde yer alıyor.

2019’da her 2-3 günde bir, bir kadının öldürüldüğü Fransa’da da binlerce kadın sokaktaydı. Paris’te biraraya gelen kadınlar “patriyarşi virüsü”ne karşı sloganlar attı.

İspanya’nın başkenti Madrid’de 120 bin kadın sokaklardaydı.

Bu ülkeler dışında Pakistan, Kırgızistan, Filipinler gibi çok sayıda ülkede kadınlar sokaktaydı.

Bu yılki 8 Mart gösterilerine katılımda geçen yıla göre küresel ölçekte azalma var. Bu durumun ana nedeninin koronavirüs salgını olduğu söyleniyor.

Yıldız Önen

8 Mart’ta kadınlar bir kez daha gündemi belirledi. Özellikle İstanbul’da içişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun eylem öncesi yaptığı İstiklal Caddesi’nin eylem alanı olarak yasak olduğu açıklamalarına rağmen binlerce kadının eylem yapmış olması 8 Mart’ta kadın hareketinin gücünü bir kez daha gösterdi.

“Tayyip kaç kaç kaç…”

Sadece İstanbul değil Ankara, İzmir, Diyarbakır ve daha bir dizi ilde kadınlar eylemdeydi. Ankara Kadın Platformu’nun çağrısıyla bir yürüyüş gerçekleşti. Kolej Meydanı’nda bir araya gelen kadınlar buradan Sakarya’ya yürüdü. Yürüyüş boyunca sloganlar atıldı, eylemi seyredenlere coşkuyla seslenildi. Bir önceki yıla göre daha kalabalık ve daha coşkulu bir yürüyüş gerçekleşti.

“Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz”, “Tayyip kaç kaç kaç kadınlar geliyor”, “Kadınlar artık susmayacaklar” yürüyüş boyunca en sık atılan sloganlardandı.

Can Irmak Özinanır

Dünyada otoriter eğilimlerin yükselmeye başlamasıyla beraber bu eğilimlere zemin hazırlayan müesses nizam temsilcileri paniğe kapılmaya başladı. Elbette başta ABD Başkanı Donald Trump olmak üzere ezilenlerin hayatını cehenneme çeviren otoriterliğe karşı sol da çare aramaya başladı. Geçtiğimiz yıl dünyanın dört bir yanı isyanlarla sarsıldı ancak genel olarak üretilen çözümler yine müesses nizamın sınırları içinde kaldı. Türkiye’de de benzer bir eğilim var. İktidar blokunun yükselmekte olan otoriterizmine karşı çözüm önerileri genellikle eski hükümet üyeleri Ahmet Davutoğlu’ndan, Ali Babacan’a, CHP’den Saadet Partisi’ne kadar uzanan bir ittifakla sosyalistleri yan yana getirmeye kadar uzanıyor. Elbette bunun için sosyalistlerin de Kürtlerin de sözlerini biraz “sakınmaları” gerektiğinin altı çiziliyor. Oysa kitleler gerçek bir değişim istiyor. İngiltere’de Jeremy Corbyn öncülüğünde yaşanan sol yükseliş, Corbyn’nin Brexit konusunda İşçi Partisi’nin sağ kanadına verdiği taviz yüzünden bir felaketle sonuçlandı. Şimdi ABD’de müesses nizam temsilcileri bugüne kadarki en sol başkan adayı Bernie Sanders’ın önünü kesip Trump’ın karşısına Joe Biden gibi neoliberal bir savaş destekçisi ile çıkmaya çalışıyorlar. Neoliberal uzlaşıyı yeniden diriltmek üzere atılan her adım otoriterliğe daha da güç kazanıyor. İhtiyacımız olan neoliberal uzlaşıyı da burjuva demokrasisini de aşan bir ufuk, gerçek bir demokrasi ufku. Bu ufku 1871’de Marx’ın sözleriyle gökyüzünün fethine çıkan Paris Komünü önümüze koymuştu.

Şubat ayında tüketici fiyatları aylık yüzde 0,35 arttı. 2019 Şubat ayına göre yıllık artış yüzde 12,4.

Berat Albayrak’ın “Yeni Ekonomi Programı”nda yıl sonunda enflasyonun yüzde 5 olacağı iddia ediliyordu. Oysa enflasyon 4 aydır yükseliyor.

2019 Ekim döneminde yüzde 8,6’ya kadar gerileyen tek haneli enflasyon, artık geçmişte kaldı. Yıl sonunu muhtemelen yüzde 15 (resmi) enflasyonla kapatacağız.

İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı (İSİG) Meclisi Şubat 2020 iş cinayetleri raporunu açıkladı. Raporda şubat ayında gerçekleşen iş cinayetlerinde en az 131 işçinin yaşamını yitirdiği vurgulandı.

  • 131 emekçinin 118’i ücretli (işçi ve memur), 13’ü kendi nam ve hesabına çalışanlardan (çiftçi, balıkçı ve esnaf) oluşuyor...
  • Ölenlerin 3’ü kadın işçi, 128’i erkek işçi. Kadın işçi cinayetleri tarım ve sağlık işkollarında gerçekleşti...
  • İki çocuk işçi can verdi. Çocuk işçi cinayetleri tarım ve inşaat işkollarında gerçekleşti…
  • 51 yaş ve üstünde çalışırken ölen 30 emekçi bulunuyor: Çiftçi ve esnaflar ile balıkçı, tarım, maden, büro, metal, inşaat, taşımacılık ve belediye işçileri...
  • Şubat ayında 2 göçmen/ mülteci işçi yaşamını yitirdi, 2’si de İranlı…
  • Ölen işçilerin altısı sendikalı. Sendikalı işçiler tarım, gıda, maden, büro ve belediye işkollarında çalışıyordu.
  • Ölümler en çok inşaat, taşımacılık, güvenlik, tarım, madencilik, ticaret/büro, metal, belediye/genel işler ve konaklama işkollarında gerçekleşti.

NESKO MADEN İŞÇİLERİ DİRENDİ VE KAZANDI

Çanakkale'nin Yenice ilçesinde bulunan NESKO Madencilik işçilerinin direnişi, işçilerin taleplerinin kabul edilmesi noktasında kazanımla sonuçlandı. 26 Şubat'ta kendilerini madene kapatan ve sonrasında açlık grevine başlayan işçiler gasp edilen hakları için direnişe geçmişti. Direnişe DİSK’e bağlı Devrimci Maden İşçileri Sendikası destek verdi.

SEOİL FABRİKASINDA GREV BAŞLADI

Kocaeli Arslanbey'de kurulu bulunan Lastik-İş Sendikası'nda örgütlü Seoil Plastik fabrikasında 3 Martta grev başladı. 2019 Haziran'ında sendikalaşma süreci tamamlanan Seoil'de, Eylül itibari ile toplu sözleşme görüşmelerine başlanmıştı. TİS görüşmelerinde ve zorunlu arabulucukta anlaşma sağlanamaması üzerine 11 Şubat'ta grev kararı alınmıştı.

İSTANBUL’DA KESK’TEN KHK EYLEMİ

KESK İstanbul Şubeler Platformu, KHK’lerin iptal edilip ihraç edilenlerin işe geri dönmesi talebiyle Kadıköy’de basın açıklaması yaptı.

Mücadelenin İçinden

Faruk Sevim

İşçi sınıfının artık önemli bir parçası haline gelen göçmen işçilerin sorunları ve talepleri, tüm sendikaların ve emekten yana güçlerin gündemi olmak zorunda. Türkiye’de çalışma yaşamındaki 22 milyon işçinin en az 1 milyonu göçmen işçilerden oluşuyor.

Elbette bu 1 milyon işçinin büyük bir bölümü kayıtsız olarak çalışıyor. Kayıtlı çalışan göçmen işçi sayısı 35 bini Suriyeli olmak üzere, 115 bin.

Kayıtlı çalışan göçmen işçilerin sendikalara üyeliği konusunda yasal bir engel yok. İkametgâh kaydı olan her göçmen işçi, e-devlet şifresi alabilir ve sendikaya üye olabilir. Ama sendikalar bu konuda çok yavaş davranıyorlar. Göçmen işçilerin örgütlenmesi konusunda yıllardır önemli bir gelişme yaşanmıyor.

Nuran Yüce

Bu yıl 8 Mart gece yürüyüşünü engellemek için olağanüstü güvenlik tedbirleri alındı. İstiklal Caddesi erken saatlerden itibaren baştan sona bariyerlerle, polislerle çevrildi, kapatıldı. Kadınlara itaat edin, izin verilen yerlerde, izin verilen ölçülerde sesinizi çıkarın denildi. Ama ne tür baskı uygulasalar da başarılı olamayacakları bu yılki 8 Mart yürüyüşü ile bir kez daha görüldü. “Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganını kadınlar her yere taşıdılar.

Egemen sınıfların tarih anlatısı tarihi kararların hep erkekler tarafından ve masa başında alındığı söyler. Tarihin ezilenlerin ezenlere karşı, bir sınıflar savaşı tarihi olduğu itina ile gizlenir. Bu gizlenen tarih içinde tüm toplumsal mücadelelerin her birinde, en önünde, öfkesiyle, kararlılığıyla, teorik ve örgütsel katkılarıyla kadınların olduğu da yok sayılır. Oysa Fransız Devrimi’nden, Paris Komünü’ne, 1917 Ekim Devrimi’den 1919 Alman Devrimi’ne, 1936 İspanya’daki faşizme karşı mücadelenin içinde kadınlar hep vardı. Tıpkı bugün Sudan, Cezayir, Lübnan, Irak, İran, Şili, Hong Kong’da, küresel isyanın parçası olan her yerde oldukları gibi.

Tuna Emren

İklim krizi büyüyor, etkileri artıyor, bu olağanüstü küresel değişimden kaynaklanan iklim felaketleri ise üst üste yığılarak geliyor. Yani işler hiç iyi gitmiyor.

Buzullar, iklim bilimcilerini bile şaşırtan bir hızla erimeye başladı. Kuzey Buz Denizi’ndeki buz kaybı öyle korkutucu seviyeye ulaştı ki, bu hızda erimeye devam ederse 2030’da buzulsuz Arktik yazlarına şahit olacağız. Bu sırada okyanuslar da ısınıyor. Ve beraberinde deniz seviyesi de yükseliyor. Kasırga ve tayfunlar ile sellerin sıklığı ve etkisini artıran da bu. Deniz seviyesinin yükselmesi sadece adalar ve kıyı bölgelerini tehdit etmeyecek; yüksek rakımdaki yaşam ve hatta dağlar bile, azalan buzul miktarı yüzünden, dolaylı olarak etkilenecek. Tabii okyanuslar ısındıkça kimyaları da değişiyor. Resifler günbegün ölüyor örneğin. Küresel ısınma ortalamasını 1,5C’de tutmayı başarabilsek bile resiflerin %90’ını kaybetmiş olacağız –ki bu da okyanus ekosistemlerinin hızla çökeceği anlamına gelir.

Dijital sayı 8 - 30 Haziran 2020 (pdf)

Dijital sayı 7 - 16 Haziran 2020 (pdf)

Dijital sayı 6 - 2 Haziran 2020 (pdf)

Dijital sayı 5 - 18 Mayıs 2020 (pdf)

Dijital sayı 4 - 5 Mayıs 2020 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası