1989'da Doğu Avrupa çapında gerçekleşen halk devrimleri "Komünist" diktatörlükleri yıktı. Bu ülkelerin sosyalizm ile uzaktan yakından ilgileri yoktu. Devlet ve parti bürokrasisi toplumu yönetti ve kollektif kapitalist olarak hareket ederek işçi sınıfını sömürdü.

1989'a kadar bu sistemler ebedi gibi görünüyordu.

George Orwell, romanlarındaki hakim kötümserliği 1984'te şöyle özetlemişti: "Eğer geleceğin bir resmini istiyorsan, bir postalın, bir adamın suratında sonsuza dek tepindiğini tahayyül et."

Tek-parti devletlerinin liberal rakiplerinde de benzer bir kötümserlik egemendi - Komünist Parti'nin sömürüyü ve eşitsizliği kaldırdığı iddialarının katıksız yalanlar olduğu gerçeğini herkes bildiği halde.

Oyun yazarı Vaclav Havel, 1989'dan sonraki Çek Cumhuriyeti başkanı, direnmenin tek yolunun "hakikat içinde yaşamak" ya da sistemle işbirliği yapmayı reddetmek olduğunu savunmuştu.

Başkaları, rejimin rakiplerinin kendilerini devletten ayırıp toplum içinde yeni demokratik birlikler kurmaları gerektiğini savunuyorlardı.

Bu strateji ne diktatörlerle mücadele edebildi ne de onların sistemiyle.

Bazıları, devletin yavaş yavaş değişebileceğine inanıyordu.

Komünist Parti'nin daha demokratik olabileceği umudunu hâlâ koruyorlardı.

Ancak, 1956'da Macaristan'daki reform hareketleri Rus tankları tarafından ezildiğinde ve 1968'deki Prag Baharı'nda hayalleri suya düşmüştü.

Büyüme
Stalinist devletler monolitik değillerdi. Batının askeri rekabetinin yükü altında şekillenmişlerdi. Ve stalinist yönetimler işçilerin hayat standartları pahasına acımasızca üretimde genişlemeyi sağlamışlardı.

Fakat bu durum sürekli, sistemi köklerine kadar sarsan ayaklanmaları kışkırttı. Liberal muhaliflerin iddialarının tersine işçi sınıfı zayıf değildi.
1980'de Polonya işçi sınıfı isyan etti ve 10 milyonluk güçlü bir sendikal hareket yarattı. Dayanışma, fabrika komitelerinin ve işyeri delegeleri meclislerinin doğrudan demokrasisi üzerinde yükseldi.

Bu hareket polis devletinin yapılarını paramparça etmişti. İşçiler fabrikaların yöneticileriydiler, fakat onların liderleri devrimin genişlemesini engellediler.
Karşılık olarak ordu, direnişi ezmek ve Komünist Parti yönetimini restore etmek için devreye girdi.

1989 devrimleri totaliter rejimleri yıktı ve liberal demokrat toplumlar kurdu.

Ancak, küçük bir azınlığın zenginliğin büyük bir kısmına sahip olmalarına karşı mücadelede başarısız oldular.

Bu, devlet yöneticilerinin ve şirket yöneticilerinin parti kartlarını atmalarını ve topluma hükmetmeye devam etmelerine izin verdi.

10 yıl sonra Seattle'da antikapitalist hareketin patlaması, 1989'un "tarihin sonu" olduğu yalanlarını ifşa etti.

Fakat, hareketin bazı önder figürleri Doğu Avrupalı muhaliflerin en göze çarpan stratejilerini yankılamaya başladılar.

John Holloway gibi bazı antikapitalist düşünürler, "iktidarı almadan dünyayı değiştir"memiz gerektiğini savundular.

Böylesi stratejiler, zenginliği ve iktidarı kontrol eden küçük bir azınlığı savunmak için şiddet kullanmaya hazırlanmış kapitalist devletlerle mücadele edemez.

Halk baskısı altında, mevcut devletin olumlu yönde bölük pörçük değişiklikler yapması için verilen mücadeleler de nihayi bir çözüm sağlamaz.

1989'daki devrimler sırasında işçiler, mücadelelerini yönetebilmek için kitlesel devrimci birlikler kurmuşlardı: işçi kurulları, fabrika komiteleri ve işçi meclisleri.

Bu organlar, yeni bir tür toplumun, kendi kendini yöneten ve sınıfsız bir toplumun çekirdeğinin nasıl olabileceğini gösterdi. 1989'daki olaylar, böyle bir toplumun nasıl meydana gelebileceğinin bir anlık görüntüsüydü.

Bir dahaki sefere, devrimi devletin hudutlarının ötesine taşıyabilmek için ve hepberaber mükemmel bir demokrasiyi inşa edebilmek için daha iyi örgütlenmeliyiz. Kazanacak bir dünyamız hâlâ var.

Andreja Zivkoviç - Vladimir Unkovski-Korica

Çeviri: Burak Demir

 


559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası