Burak Demir
"Sosyalizm kararnamelerle yaratılamayacak ve yaratılamaz da. Sosyalizm, ne kadar sosyalist olursa olsun herhangi bir hükümet tarafından kurulamaz. Sosyalizm, kitleler tarafından, tek tek her bir proleterin katılmasıyla yaratılabilir. Kapitalizmin zinciri dövüldüğü yerden kırılmalıdır." Rosa Luksemburg

Reformizm ve devrimci marksizm

Reformizm, sömürülen ya da baskı altında kalan grupların, çektikleri acılara karşı mücadele etmeye başladıklarında gösterdikleri ilk doğal tepkidir. Bu bu insanlar, mevcut toplum içinde yetişmiştir ve çoğu zaman başka bir toplum şeklinin varolabileceğini düşünmezler. Marks'ın dediği gibi, “Egemen fikirler egemen sınıfın fikirleridir”. Bu yüzden insanlar, mevcut toplumda olmasını istedikleri değişiklik taleplerini, genellikle bu toplumun temel özelliklerinin devamını varsayarak oluştururlar. Feodal toplumlarda haksızlıklara karşı isyan edenler mevcut kralın değişmesini talep ederlerdi, kralsız bir dünya değil.

Modern kapitalizm altında da durum pek farklı değil. Mücadeleye yeni başlayan işçiler sendika görüşmeleriyle ya da hükümete yapılan baskılarla sorunun çözüleceğini beklerler. Sendika görüşmelerini örgütlemek ya da hükümete baskı uygulamak için örgütlenme yolları ararken, siyasi bir hareket olarak reformizm ortaya çıkar. Reformistler, kademeli olarak artan demokratik ilerlemelerin toplumun temel politik yapısını ve ekonomik ilişkilerini de değiştireceğini savunurlar.

Kapitalistler, yeterince büyük bir tehditle karşılaştıklarında devletin reformlar uygulamasına ve reformistlerin de bu reformların kazanılmış olmasından kendilerine pay çıkarmalarına izin verirler. Çünkü kapitalistler, kendilerini tehdit eden harekete saldırmaya hazırlanmak için zaman kazanmanın tek yolunun bu olduğunu bilirler.

Fakat reformlar kazanarak zamanla toplumun temel ekonomik ilişkilerini ve politik yapısını değiştirmek mümkün değildir. Çünkü toplumdaki tüm zenginliklerin sahibi olanlar bu durumun değişmesine izin vermezler ve polisiyle, ordusuyla, yasalarıyla ve hapishaneleriyle tüm devlet aygıtının varlık sebebi bu düzeni korumaktır.

Bu nedenle ancak bir devrim, tüm organlarıyla bu devleti dağıtabilir ve kapitalizmi yıkıp yerine eşitlik ve özgürlüğe dayanan bir toplumu, sosyalist toplumu yaratabilir. Ayrıca, Marks'ın Alman İdeolojisi'nde dediği gibi “Devrim, sadece egemen sınıf başka türlü devrilemeyecek olduğu için değil, aynı zamanda şu nedenle de gereklidir: deviren sınıf ancak bir devrim sürecinde kendini çağların pisliğinden temizleyebilir ve toplumu yeniden yaratabilecek bir sınıf haline gelebilir.”

Fakat, reformlarla toplum yapısının tümüyle değiştirilememesi devrimcilerin reform mücadelelerine katılmamaları gerektiği anlamına gelmez. Aksine, reform mücadelelerine katılmadan devrimci olunamaz.

Kitleler mücadeleye devrim için başlamazlar, ama en ufak bir talep için (ücretlerde ufak bir artış ya da ulaşım, sağlık gibi konularda mevcut hakların korunması için) mücadeleye başladığında devletin, başta polis olmak üzere tüm organlarıyla kendisinin karşısında olduğunu görür. İçinde bulunduğu mücadeleyle sistemin tümü arasındaki bağlantıları ve sistemin kendi doğasını kavrar. Bu mücadelelere katılan işçiler sahip oldukları, toplumu değiştirebilme ve yönetebilme yeteneğinin farkına varırlar. Kapitalizmin doğasından kaynaklanan işçi sınıfının devrimciliği ancak bu mücadelelere katılarak ortaya çıkar, talepleri bu mücadeleler sonucu politikleşir ve kitleler bu şekilde devrimcilerşir.

Sosyalistlerin görevi kapitalizmin kötülüklerini teşhir edip sosyalizmin güzelliğini anlatmaktan ibaret değildir. Sosyalistlerin bir diğer görevi de reform mücadelelerine katılmak, bu reform mücadelelerine daha fazla insanın katılması için mücadele etmek, geniş kitleleri ilgilendiren bu reformlar etrafında mücadele ederken, bu mücadelelerle sosyalizm arasındaki bağlantıyı kurmak, kapitalizm içinde kazanılacak küçük zaferlerle kapitalizmi tümüyle ortadan kaldırmak arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Yani hem reform hem de devrim için mücadele etmek ve birinden diğerine giden yolu mücadele içinde açmaya çalışmaktır.

“Biz reformlar için mücadeleye varız. Bu, hareketin, sistemin bütününe meydan okumak için güç toplamaya başlayabilmesinin yoludur. Fakat en nihayetinde, reformlar, devletin gücüne karşı tabandan yükselen kitle eylemine dayanan bir meydan okuma olmaksızın savunulamaz.”  Rosa Luksemburg


Aşağıdan sosyalizm

Marks ve Engels yaklaşık 160 yıl önce bilimsel sosyalizmin temellerini atarken düşüncelerinin merkezine işçi sınıfını koymuşlardı. Devrim, işçi sınıfının bilinçli eylemi olacak ve sosyalizm işçi sınıfının kendi eseri olacak, demişlerdi. Üstünden 160 yıl geçmesine rağmen gayet açık ve net olan bu sözleri defaatle tekrarlamak zorunda kalıyoruz.  Tekrarlamak zorunda kalıyoruz, çünkü kendine marksist diyen pek çok kişi ve örgüt düşüncesinin merkezine işçi sınıfını koymuyor.

İkamecilik ve marksizm
İşçi sınıfının yığınsal eyleminin yerine kendi örgütlerinin eylemini koyan siyasal akımlara ikameci denir. İkameci örgütler devrimi işçi sınıfının eylemi olarak değil kendilerinin mücadelelerinin ürünü olarak görürler.

İkameci örgütler çoğunlukla silahlı mücadeleyi tercih ederler. Silahlı mücadeleyle iktidara yürüyen parti işçi ve köylülerin desteğini kazanır, yığınlara “bize destek verin, sizi kurtaralım, size daha iyi bir hayat kazandıralım” derler. İkamecilerin bu tutumu “bize oy verin, ülkeyi sizin adınıza, sizin için yönetelim” diyen reformistlerden, sosyal demokratlardan farklı değildir. İkameciliğin de reformizmin de gerçek marksist gelenekte yeri yoktur.

Marksizm devrimcidir ve aşağıdan sosyalizmi savunur. Devrimi küçük bir azınlığın değil, büyük çoğunluğun büyük çoğunluk için eylemi olarak görür.

İşçilerin Gücü
Toplumun tüm zenginliğini işçiler üretir, ama üretimi de ürünlerin dağıtımını da denetleyemez. Sosyalizm ancak; kollektif olarak zenginliği denetimi altına alan ve kâra göre değil insanların ihtiyaçlarına göre üretimi ve dağıtım ilişkilerini demokratik olarak düzenleyen işçiler tarafından kurulabilir.

Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfıdır ve aynı zamanda sosyalizm mücadelesinin anahtarıdır. Üretimdeki merkezî rolü işçilere, başka hiçbir toplumsal gücün yapamayacağı şekilde, -grev silahını kullanarak- sistemi etkisiz hâle getirebilecek toplumsal gücü verir.

Sadece işçi sınıfının kendisinin yığınsal eylemi kapitalizmin getirdiği baskıyı ve sömürüyü durdurabilir.

Paris Komünü
Marks ve Engels 1848'de Komünist Manifesto'yu yazdıklarında kapitalizmi yıkan işçi sınıfının toplumu dönüştürmek için devraldıkları devlet aygıtının hiçbir organını kullanamayacaklarını, bunun için mevcut devletin tüm organlarını parçalayıp yerine işçilerin egemen sınıf olarak örgütlendikleri, yeni yapılarıyla bir işçi devleti kurmaları gerektiğini biliyorlardı.

Fakat Marks da Engels de oturdukları yerden teoriler üretip kendi akıllarına göre bir “sosyalizm” fikri oluşturmadıklarından, tarihin diyalektik analizini yaparak ve doğrudan sınıflar mücadelesinin pratiklerinden faydalanarak teorilerini geliştirdiklerinden ve işçi sınıfının o tarihe kadar henüz işçi devletinin organlarının nasıl olacağına dair ipucu veren hiçbir eylemi olmadığından bu konuda fikir belirtmemişlerdi. Devrimden sonra kurulacak proletarya diktatörlüğünün organlarının neler olacağı bilinmiyordu. Ta ki 1871'e kadar.

Fransa ile Almanya arasındaki korkunç savaşta Parisli işçiler şehri saldırılara karşı başarılı bir şekilde savunmuş ve savaşın getirdiği şiddet ve yoksulluğa karşı isyan etmişti. Parisli işçi yığınları tarihin ilk işçi iktidarı olan komünü kurdular. Bu, işçi demokrasisinin ilk örneğiydi. Komün yönetimine katılan temsilciler çeşitli ilçelerden genel oy hakkı ile seçiliyorlardı. Ortalama bir işçi ücreti kadar maaş alan bu temsilciler herkese karşı sorumluydular ve her an görevden alınabilirlerdi. Polis dahil, tüm kamu görevleri için sorumlular aynı şekilde seçiliyordu.

Paris Komünü iktidarı ele geçirdikten sonra iki ay, Fransız ve Alman orduları tarafından kanlı bir şekilde yok edilene kadar, işçi demokrasisinin nasıl olacağını göstermişlerdi.

Komünist Manifesto'nun 1872'deki baskısının önsözünde Marks; Paris Komünü'nün, devrimi yapan işçi sınıfının mevcut devlet organlarını parçalayıp yerine nasıl aygıtlar kurulması gerektiğini gösterdiğini yazdı.

Sovyetler ve Ekim Devrimi
Paris Komünü'nden 34 yıl sonra, 1905'te, bu kez Rusya işçileri, işçilerin kendilerini nasıl devlet olarak örgütleyebileceklerini gösterdiler. Sovyet adı verilen işçi konseyleri de Paris Komünü'ne benzer biçimde, fabrikadaki işçilerin oylarıyla seçilen, her an geri çağırılabilen ve ortalama işçi ücretlerinden daha fazla maaş alamayan temsilcilerden oluşuyordu.

1905 devrimi başarılı olamadı. Ama 1917 Şubat'ında tekrar sahneye çıkan Rusya işçilerinin kendiliğinden eylemi Çarlık Rusya'sını yıktı. Hızla kurulan sovyetler Şubat devriminin ardından Ekim ayına kadar iktidarı burjuvazinin çıkarlarını savunan geçici bir hükümetle paylaştılar.

Şubat'tan Ekim'e kadar doğru politikaları savunarak işçi sınıfının çoğunluğunu kazanan Bolşevikler Ekim ayındaki ayaklanmayı örgütleyerek tarihin en kansız devrimlerinden birisiyle geçici iktidarın devrilmesini ve tüm iktidarın sovyetlerde toplanmasını sağladılar.

Bu, koca bir ülke çapında gerçekleştirilmiş tarihin ilk sosyalist devrimiydi. Ancak, devrimin önderlerinden Lenin ve Troçki'nin de sürekli dile getirdikleri gibi, eğer dünya devrimi olmazsa, başta Almanya gibi büyük kapitalist devletler olmak üzere tüm dünyada işçiler iktidarı ele geçiremezlerse, Rusya'ya sıkışan devrimin yenileceği kesindi. Dünya devrimi olmadı, Ekim devrimi stalinist karşı devrim tarafından yenilene kadar on yıl dayanabildi.

Stalinist karşı devrim ve devlet kapitalizmi
Tek ülkede sıkışan devrimi boğmak için, Rusya burjuvazisinin de desteklediği 14 emperyalist ülkenin orduları harekete geçti. Beyaz Ordu denilen bu orduya karşı devrimi savunmak için kurulan Kızıl Ordu iki yıldan fazla süren kanlı savaşı kazandı.

Ancak bu savaşta, başta öncü işçiler olmak üzere devrimi yapan işçilerin milyonlarcası ölmüş ve tüm Rusya savaş koşullarında büyüyen açlık ve yoksulluk altında ezilmekteydi. İşçi sınıfı sınıf vasfını yitirince geriye tüm devleti elinde tutan parti, bürokrasi, ordu ve dev bir köylü toplumu kalmıştı.

Çarlık Rusya'sının bürokratlarının ve subaylarının katıldığı partinin yapısı değişiyor ve işçi sınıfının yokluğunda ordu ve bürokrasi kendisini egemen sınıf olarak örgütleyerek iktidarı ele geçiriyordu. Lenin hastalığından dolayı 1922'den itibaren politik hayattan çekilmek zorunda kaldı. Partide üç farklı eğilim vardı artık. Buharin'in başını çektiği köylülükle uzlaşmayı savunan sağ kanat, Stalin liderliğindeki devleti ve parti aygıtını elinde tutan merkezi kanat ve 1917 Ekim Devrimi'nin devam ettirilmesi ve dünya devrimini savunan Troçki liderliğindeki devrimci kanat.

Sınıflar mücadelesini Stalin'in sözcülüğünü yaptığı bürokrasi kazandı. 1927'den itibaren stalinizm iktidardaydı ve diğer tüm akımları tasfiye etti. Artık üretimi ve değişim ilişkilerini sadece bürokrasi denetliyor, işçilerin neyi ne kadar üretip ne kadar ücret alacaklarına bürokrasi karar veriyordu. Yapılanların sosyalizm adına yapıldığına toplumu inandırmak için mevcut durum teorize ediliyor, o güne kadar hiçbir marksistin aklının ucundan bile geçmeyen “tek ülkede sosyalizm” fikri anlatılıyordu. Tek ülkedeki bu “sosyalizm”i korumak için dünya devrimlerine ihanet ediliyor, Rus milliyetçiliği pompalanıyor ve işçi sınıfının tüm hakları elinden alınıyordu.

Stalin, batının 200 yılda gösterdiği sanayi gelişimini Rusya'nın 20 yılda yapacağını söylüyordu. Bu, işçiler için yoğun bir sömürü anlamına geliyordu. Çok çalışıp az tüketmeli ve işçilerin ürettiği artı değere el koyan bürokrasi sermaye birikimini arttırmalıydı. Tüm toplum buna göre yapılandırıldı. İşçilerin her türlü örgütlenme hakkı ve grev hakkı kaldırıldı, greve kalkışan işçiler idam edildi, yaygın sömürü için şehirlerarası vize uygulaması başlatıldı ve düzene ayak uydurmayan milyonlarca insan toplama kamplarında köle gibi çalıştırıldı.

Stalinist Rusya emperyalist 2. Dünya Savaşı'na katıldı ve bu savaştan zaferle çıktı. Rusya, Doğu Avrupa'yı işgal etmiş ve oralarda da Rus tanklarının zoruyla benzer rejimler kurmuştu.

Bu rejimler sosyalizm değildi. Ordusu, hapishaneleri, toplama kampları olan, işçilerin ücretli kölelikten başka hiçbir haklarının olmadıkları bir düzen sosyalizm olamaz. Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerindeki rejimler bürokratik devlet kapitalisti rejimlerdi.

İşçi sınıfının aşağıdan mücadelesiyle 1989-1991'de yıkılan Sovyet Rusya ve Doğu Bloğundaki gibi, bugün Küba ve Çin gibi ülkelerdeki rejimler de devlet kapitalisti rejimlerdir. Bu ülkelerin hiçbirinde işçi sınıfı iktidarda değildir, toplumun küçük bir azınlığı olan bürokrasi kendini egemen sınıf olarak örgütleyerek devleti yönetmektedir. Sosyalistler bu rejimleri değil, bu ülkelerdeki işçilerin, bürokratik egemen sınıfa karşı mücadelelerini desteklerler.


Devrimci parti

1917'de, Avrupa'nın sanayisi en az gelişmiş, dolayısıyla işçi sınıfı da en az gelişmiş ülkelerinden birisi olan Rusya'da devrim başarılı oldu ve proletarya diktatörlüğü, yani işçi demokrasisi kuruldu. Fakat, aynı yıllarda Almanya'da, Avrupa'nın sanayisi ve dolayısıyla işçi sınıfı en gelişmiş ülkesinde, devrim başarılı olamadı.

Bu durumun sebebi, tarihteki başka işçi deneyimlerinin de gösterdiği gibi devrimci partinin rolüydü. Rusya'da Bolşevikler, 1903'te reformist akımdan (Menşeviklerden) ayrılıp ayrı, devrimci bir parti kurmuşlardı. O yıldan 1917'ye kadar işçi sınıfı içinde örgütlenen, işçi eylemlerinden dersler çıkarıp deneyim biriktiren Bolşevik Parti 1917'de doğru müdahalelerle hem işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmayı hem de devrimin başarıya ulaşmasını sağladı.

Oysa Almanya'da Rosa Luksemburg ve yoldaşları ancak 1918 yılında reformist Sosyal Demokrat Parti'den ayrılarak Spartaküs Birliği'ni kurdular. 1919'daki erken ayaklanmaya, bu ayaklanmanın yenileceğini bilmelerine rağmen katılan Luksemburg ve diğer devrimci liderlik, ayaklanma yenildikten sonra katledildiler. 1920'de Alman Komünist Parti'sine dönüşen Spartaküs Birliği'nin deneyimsiz önderliği, 1920'lerden itibaren Stalin'in kontrolü altına giren ve enternasyonalizmden kopan Rus Komünist Partisi'ne bağlıydı. Bu parti 1924'e kadar süren devrimci dönemde ve özellikle 1923'teki büyük ayaklanmada doğru manevralarla işçi sınıfını kazanmayı ve devrimin başarıya ulaşmasını sağlayamadı.

Başarılı Ekim Devrimi'nin ve yenilen Alman Devrimi'nin de gösterdiği gibi başarılı bir devrim, devrimci partiye bağlıdır. Devrimci bir parti her şeyden önce işçi sınıfı hareketinin hafızasıdır ve farklı mücadelelerin deneyimlerini bugünkü mücadelelere aktarır. Devrimci bir parti olmadığı taktirde işçi sınıfı yeniden öğrenmek, yeniden deneyim biriktirmek zorunda kalır.

Sosyalizme ulaşmak için en militan işçiler devrimci sosyalist bir partide örgütlenmelidirler. Chris Harman'ın dediği gibi: “Devrimci bir parti, bir devrimi başlatmak için gerekli olmayabilir. Ancak devrimin zaferini garantiye almak, sosyalizm ve barbarlık arasında doğru seçimin yapılmasını sağlamak için kesinlikle gereklidir.”

Siz de; reform mücadelelerinin en önünde olmak için,
İşçi sınıfı hareketine ve başka bir dünya için mücadele edenlere güç vermek için,
Örgütlenin, sosyalistlere katılın, DSİP'e üye olun.


559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası