Muhip Tezcan
Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin özellikle Avrupa Birliği sürecinde sık sık karşısına çıkan önemli sorunlarından birisi. Yaygın kanı, şovenizme saplanmış kemalist devletten miras kalan bu sorunun artık Türk egemen sınıfı tarafından da çözülmek istendiği yönünde. Annan planının tartışıldığı 2003 yılından beri sık sık sekteye uğrasa da çözüm yönünde bir irade olduğu açık.

Bu irade gerek Türkiye başbakanı tarafından, gerekse Kıbrıs'taki Türk tarafının başkanı Mehmet Ali Talat tarafından pek çok kez dile getirildi. Bu yönde adımlar da atıldı: sınırlar açıldı, bölünmüşlüğün simgesi haline gelen Lokmacı barikatı kaldırıldı, her iki taraftan binlerce insan akın akın diğer tarafı ziyaret etti. Artık güneyden kuzeye, kuzeyden de güneye geçerken Kıbrıslılar sorun yaşamıyor. Talat ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı Hristofyas çözüm konusunda görüşmelerine devam ediyor ve 2010 yılında bir uzlaşmaya varılabileceği söyleniyor. Rum tarafında da özellikle 2008'de Hristofyas'ın seçilmesiyle çözüm havasının hakim olduğu açık. Özetle Rum tarafında da Türk tarafında da egemen sınıf bazında çözüm istendiğini söyleyebiliriz.

Ancak çözüm bir anda gelmiyor, iki adım ileri atılırken bir adım da geri atılıyor. Görüşmeler sekteye uğrayabiliyor. Bunun nedeni, bir uzlaşmaya varılırken her iki tarafın da elini güçlendirmek, mümkün olan en az tavizi vermek istemesi. Bir diğer nedeni de özellikle Türkiye'de çözümsüzlük isteyen kesimlerin baskısı. Kürt sorununda ve daha bir dizi sorunda olduğu gibi Kıbrıs sorununda da çözümsüzlükten, işgalden çıkarı olanların başında milliyetçiler, Kemalistler ve Ergenekoncular geliyor. Gerek Bahçeli gerekse Baykal çözüm doğrultusunda atılan her adımı Kıbrıs'ın satılması olarak niteleyerek Türk milliyetçiliğini kaşımaya çalışıyor. Ergenekoncular ise işgalle birlikte pek çok avantaj elde etti. Hatta, Ergenekon'un beslendiği en önemli kaynaklardan birinin Kıbrıs olduğunu söyleyebiliriz.

Sorunun başlangıcı ve işgal
Kıbrıs'taki derin devlet faaliyetleri, 1950'lerde adada kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı'na dayanıyor. 1958 yılında Türkiye devleti tarafından Rauf Denktaş'a kurdurulan bu paramiliter örgüt, adanın bölünmesi ve kuzeyde bir Türk devleti oluşturulması için çalışmaya başladı. Bunun için yoğunluklu olarak Rumların yaşadığı adanın kuzeyini Türkleştirmesi gerekiyordu. Bu Türkleştirme projesinin ilk adımı, kuzeydeki Rumların evlerine ve dükkanlarına saldırılarak, cinayetler ve tehditler yoluyla Rumları korkutarak onları güneye kaçırmaktı. Kaçanların mallarına el konuyor ve bunlar Türklere dağıtılıyordu. Böylece kuzeydeki Rum nüfusu giderek azaldı. Ancak Rumları kaçırmak yetmiyordu, çünkü Kıbrıslı Türkler de Türkiye tarafından "yeterince Türk" olarak görülmüyordu. Yıllarca Rumlarla iç içe yaşamış, dostane ilişkiler  kurmuş olan Türklerin de "Türkleştirilmesi", yani asimile edilmesi için benzer bir süreç uygulandı: cinayetler, saldırılar, tehditler... Bugün bile hâlâ adada bu terör dönemi "TMT ruhu" olarak adlandırılır.

Türkiye'nin 1974'te Kıbrıs'ın kuzeyini işgal etmesiyle birlikte süreç hızlandı. Uluslararası yasalara göre işgal altındaki topraklara nüfus kaydırmak savaş suçu sayılmasına rağmen, Türkiye'den Kıbrıs'a on binlerce Türk yerleşimci olarak gönderildi. Bunlar Kıbrıslı Türkler'e uygulanan baskıyla birlikte Türkleştirme politikasına hız kazandırdı. Bugün kuzey Kıbrıs'taki Türk nüfusun çoğunluğunu, işgal sonrası Türkiye'den gönderilen Türkler oluşturuyor.

Ergenekon'un arka bahçesi Kıbrıs

Kıbrıs, Türkiye'deki derin devlete el konulan mallar sayesinde maddi kaynak sağlarken savaş, asimilasyon, tehdit ve gizli operasyonlar konusunda tecrübe kazanmak için müthiş bir fırsat sundu. Kürt sorununda da uygulanan pek çok asimilasyon ve savaş politikasının ilk denendiği yer Kıbrıs oldu. Ergenekon'un, derin devletin pis işlerine bulaşmış pek çok kişi Kıbrıs vatandaşlığına geçirildi.

Bunlardan en çok öne çıkan iki isim, Muzaffer Tekin ve Semih Tufan Gülaltay. Muzaffer Tekin, Danıştay saldırısıyla bağlantılı olduğu iddiasıyla Ergenekon davasından yargılanan bir isim. Aynı zamanda, 1996'da öldürülen gazeteci Kutlu Adalı'nın, öldürülmeden önceki yazılarında ismi geçiyor. Semih Tufan Gülaltay ise yine bir Ergenekon sanığı ve Akın Birdal suikastının da tetikçisi. Her ikisi de sonradan KKTC vatandaşı yapılan isimler.

Ergenekon sanığı Şener Eruygur'un ses kayıtlarında da, Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün devam etmesi için Ergenekon'un nasıl planlar yaptığı gözler önüne serilmişti.

Annan planının gündeme geldiği 2004 yılında Kıbrıs'ta gerçekleşen birçok bombalama olayında da Ergenekon'un parmağı olduğu açık. Ay Manas kilisesinin, Mehmet Ali Talat'ın konutunun ve Afrika gazetesinin bombalanması bunların başında geliyor.

Barış halkların el ele vermesiyle gelebilir

Ergenekon davasıyla birlikte Kıbrıs'ta çözümün önünde engel oluşturanlara büyük bir darbe vuruldu. Muzaffer Tekin, Şener Eruygur, Semih Tufan Gülaltay ve daha birçok isim yargı önüne çıkarıldı. Ancak bu, çözümün bir anda geleceği anlamına gelmiyor. Öncelikle, Ergenekon davası devam ediyor ve Ergenekon'un direnişi sürüyor. Çözüm için gereken şey, Ergenekon davasının sonuna kadar götürülmesi, Kutlu Adalı cinayeti ve benzeri faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması, 2004'teki bombalama olaylarına karışanların yargılanması, TMT döneminin ve Rauf Denktaş'ın rolünün ortaya çıkarılmasıdır. Bunun için Türkiye'de Ergenekon'a karşı tavır alanlarının sesinin daha gür çıkması, darbelere ve askeri vesayete karşı kararlı bir tavır sergilemesi gerekiyor.
Ancak yalnızca Ergenekon'un ilerlemesi Kıbrıs'ta çözüm getirmeyecektir. Çünkü Kıbrıs'taki çözümsüzlük, aynı zamanda Ergenekon'u canlı tutan kaynaklardan biri ve bu kaynak kurutulmadan Ergenekoncuların kökünün kazınması kolay olmayacaktır. Egemen sınıflar çözüm istediklerini söyleseler de istedikleri çözüm, kendi çıkarlarının gerektirdiği kadarıyla yetinmektir ve yarın dengeler değiştiğinde çözümsüzlüğe de geri dönebilir ve şovenist söylemi tekrar hakim kılmaya çalışabilirler. Bu yüzden biz sosyalistler bir yandan Ergenekon'a karşı çıkarken bir yandan milliyetçiliğe, ırkçılığa, şovenizme de karşı çıkmalı, adada çözümün egemenlerin çıkarlarıyla uyuştuğu için değil, halkların kardeşçe ve barış içinde yaşayabileceği bir ortamın sağlanması için tesis edilmesi gerektiğini dillendirmeliyiz.

Kıbrıs sorununun temeli 40 yıldır adada süren işgaldir. Türk ordusunun adadan çekilmesi Kıbrıs halklarının kendi kaderlerini tayin etmesinin önündeki en büyük engeli kaldıracaktır.


559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası