Şenol Karakaş
Rusya'da 1917 yılında gerçekleşen Ekim devrimi, aşağıdan sosyalizm geleneğinin en önemli halkasıdır. Aşağıdan bir harekettir, işçi sınıfının doğrudan eylemleriyle Çarlık rejimini ve burjuvaziyi devirdiği toplumsal bir eylemdir.
İşçiler grev komiteleriyle, fabrika direniş komiteleriyle, bu komitelerin birleşmesinden doğan "sovyet" adını alan örgütlenmeleriyle köylülüğün, askerlerin ve tüm ezilenlerin sözcüsü durumuna geldi. Bu örgütlenmeler doğrudan demokrasi üzerinde yükseldi.

Stalinizmin yükselişi
Ekim devriminin önemli bir özelliği de enternasyonalist karakteridir. Bu yüzden Ekim devrimi dünya işçi sınıfına o günlerde en büyük ilhamı vermiş ve arka arkaya Avrupa'da bir dizi işçi devrimi patlak vermiştir. Birinci Dünya Savaşı, Ekim devrimi ve hemen ardından gerçekleşen Alman devrimi sayesinde sona erdi. Rusya'da işçi devrimine önderlik eden Bolşevik Partisi Rusya'daki devrimi hiçbir şekilde Rusya'da sosyalizmin kurulması olarak görmedi. Sosyalizmin tek bir ülkede kurulamayacağını bilen Bolşevikler, Ekim devrimini dünya devriminin başlangıcı olarak gördüler. Devrimin bir dünya devrimine dönüşememesi durumunda eski pisliğin, yoksulluğun ve yokluğun yaygınlaşacağı Bolşevikler açısından marksizmin en temel tespitlerinden birisi olarak görülüyordu.
Ne yazık ki Ekim devrimi yalnız kaldı.
Yalnız kalan devrim hemen tüm emperyalist ülkelerin saldırısına maruz kaldı. Korkunç bir iç savaş yaşandı. İç savaşı Bolşevikler kazandı, ama ödene bedel çok büyüktü. Devrimi yapan işçi sınıfı, devrimini korumak için verdiği mücadelenin sonunda tüm şekillenmesini yitirdi. Dünya devrimi imdada gelmedi. Sanayi çöktü. Ekim devriminin ruhuna uygun olmayan Kızıl Ordu, alışkanlıklarıyla, bürokratik ilişkileri güçlendirmesiyle ayrıcalıklı bir kast olarak varlığını sürdürdü.
1920'lerden 1930'lara kadar Rusya'da sınıf mücadelesi değişik bir biçim alarak sürdü. Parti üyesi olmaktan, fabrika yöneticisi olmaktan, Kızıl ordu üyesi olmaktan, kısacası bürokrasinin bir parçası olmaktan doğan ayrıcalıklarını korumak isteyenlerle, işçiler ve köylüler arasında yaşanan sınıf mücadelesini, sert bir karşı devrimle bürokrasi kazandı.
Fabrika komiteleri, işçilerin doğrudan demokrasisi gibi mekanizmaların yerine 1930'larda fabrikalarda tek kişi yönetimi adı verilen bir uygulamaya geçildi. 1937 yılında Sovyet İktisadi Yasa kitabı şöyle yazıyordu: "Tek kişi yönetimi sosyalist ekonominin en önemli örgütlenme ilkesidir."
Bu, işçilerin elinden tüm haklarının alınması ve Ekim devriminin kazanımlarından, hem siyasal hem de sanayi alanında tek bir hakkın bile kalmaması anlamına geliyordu.

Milliyetçi bir sosyalizm olamaz

Stalin ve bürokrasi bu koşulların üzerinde egemen oldu. Stalinist bürokrasi, işçi sınıfının kazanımlarını boğarken, bu adımların tümünü sosyalizm adına attıklarını anlattılar. Sosyalizmi boğazlarken, bunun sosyalizm adına yapılabileceği iddiası, stalinist uygulamaları sosyalist olarak gören tüm dünyadaki sosyalistler açısından popülizm ve ikameciliğin yeniden moda haline gelmesine neden oldu.
Rusya'da işçi sınıfını baskı altına alan, sömüren bir egemen sınıf olan bürokrasi, her adımını sosyalizm teorisi içinde tanımladıkça, Rusya'yı sosyalist olarak gören başka ülkelerin sosyalistleri, en başta, sosyalizmi işçi sınıfının değil, işçi sınıfı adına bir eylem olarak görmeye başladı. Rus Komünist Partisi Rus işçilerini ezerken, Fransız Komünist Partisi Fransız işçileri adına davranmaya başladı. Komünist partiler işçilerin eylemi yerine kendi eylemlerini geçirdi.
Rus bürokrasisi, kapitalizmin vahşetinin birer göstergesi olan uygulamaları, Rusya'da gerçekleşen tek ülkede sosyalizmin doğal sonucu olarak anlattıkça, tek ülkede sosyalizmin gerçekleşebileceği gerici ve milliyetçi fikri dünya komünistleri üzerinde egemenlik kurdu. Rus devriminin liderlerinden Lenin, 1918 yılında, "Tek bir ülkede, bir ülkede sosyalist devrimin tam zaferi düşünülemez bile; bunun için en azından birçok ileri ülkenin en etkin işbirliği zorunludur, ki Rusya bu ülkeler arasında sayılmaz" diyordu. Stalinizm ise Rusların güçlerinin tek bir ülkede tek başlarına sosyalizmi kurmaya yeteceğini savunuyordu. Böylece stalinizmle birlikte, milliyetçilik sosyalizmin doğal bir uzantısıymış gibi algılanmaya başladı.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Rusya'daki rejimin yaygınlaşması, Doğu Bloku'nda Rus bürokrasisinin uydu rejimlerinin kurulması, bir emperyalist blok olarak SSCB'nin Batı emperyalizmiyle denge ilişkileri kurmasına yol açtı.
Stalinizm bunu, "sosyalizm ve kapitalizmin barış içinde bir arada yaşaması" olarak adlandırdı ve teorize etti.
Stalinizm emperyalizmle barış içinde bir arada yaşamayı savunmaya, stalinist komünist partiler de koyu bir milliyetçilikle kendi egemen sınıflarıyla uzlaşmaya başlamışken, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Latin Amerika'dan Afrika'ya, Ortadoğu'dan Asya'ya kadar ulusal kurtuluş hareketleri, sömürgeciliğe karşı kurtuluş mücadeleleri patlak verdi.
Bu mücadeleler bir yandan stalinizmde uzlaşmacılık, donukluk ve emperyalist bir yan görürken bir yandan da popülist ve ikameci bir geleneğe dört elle sarıldılar. Stalinizmin faşizme karşı Alman işçi sınıfının ağır mağlubiyet almasına neden olan teorileri, "faşizme karşı halk cephesi" tezi, ulusal kurtuluş hareketlerinin "emperyalizme karşı halk cephesi" teorisine neden oldu.

"Bize özgü kapitalizm"
Araya karışan, "az gelişmiş ülkelerde devrimin taktikleri" saçmalıkları ise, sömürge olmayan ülkelerde de sömürge ülkelerdeki yanlış mücadele taktiklerine neden oldu.
Türkiye'de de "bağımlılık", "azgelişmişlik", "sömürge tipi devrim", "faşizme karşı halk cephesi" gibi "teoriler", esas olarak Rus popülistlerinin geleneğinin yeniden hortlaması anlamına geldi.
"Suni denge" teorilerinden "halka gitme" taktiklerine, halkın ayaklarına gelen devrimcilere aldırmaması sonucunda "halkı uyandırmak" için halk adına girişilen bireysel silahlı eylemlere kadar, popülizmin bir dizi kopmaz öğesi Türk solunda hakim oldu. Popülist geleneğin en sivri yanlarından ve milliyetçi "bize özgülük" teorisi de Türk solunda hakim oldu. Buna göre, "bizim ülke özel bir ülkedir, başkasına benzemez, bize özgü yollar vardır, bu yollarla kapitalizmin başka ülkelerde yarattığı kaderi atlatabiliriz, kapitalizm dışsal bir olgudur, bizim ülkede tam gelişemez." Kır gerillacılığından şehir gerillacılığına kadar, Türkiye'de 1970'ler boyunca egemen olan sol anlayış, esas olarak işçi sınıfını görmeyen, işçi sınıfının eylemini görmeyen, onun yerine kendi eylemini ikame eden bir anlayış olarak gelişti.
Stalinizmden etkilenen, sosyalist değil, popülist olan, aşağıdan sosyalizmi değil, ikameciliği savunan, işçiler adına davranan, enternasyonalist değil yurtsever ya da milliyetçi olan bir gelenek olarak yaygınlaştı.
Bugün bile sendikalar yerine yeni türden işçi örgütlenmeleri peşinde koşturan, yeni toplumsal hareketlenmelerin gücünün sendikalı işçilerin gücünün yerine geçtiğini savunan, sık sık mahalle meclisleri kuran, Latin Amerika'daki kırsal hareketlerden sosyalizm dersleri çıkartan, örgütlü işçi sınıfının gücünü sürekli küçümseyen bir sol gelenek ne yazık ki sendikalarda, emek örgütlerinde zaman zaman hakimiyet kuruyor.
Bu yüzden sendikalar dernek gibi çalışıyor. Bu yüzden sendikalar işçi sınıfının mücadele ve savunma örgütü olarak görülmüyor.
Çünkü stalinizmle beslenen popülist ve ikameci gelenek, sosyalizmi, işçi sınıfının kendi eylemi, kendi hareketinin birleşmesi olarak göremiyor.

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası