Bugün Türkiye’de iki büyük mücadele, iki büyük çatışma var. Birincisi, özgürlük mücadelesi. Her alanda daha fazla özgürlük isteği var. İkincisi, barış. 30 yıldır süren savaşın bitmesi isteniyor aynı zamanda Kürt halkının kimliğinin tanınması da. Özgürlük ve barış mücadeleleri içiçe geçmiştir. Biri kazanılmadan diğeri kazanılamaz. Özgürlükler olmadan, Kürt kimliğinin tanınması mümkün değil, dolayısıyla barışı kazanmak mümkün değil. Savaş sürerken de özgürlüklerin kazanılması mümkün değil. Öyleyse özgürlükler ve barış mücadeleleri yanyana, birlikte sürmek zorunda. Özgürlüklerin kazanılması barışın da kazanılmasıdır!

Bir süre önce devrimci sosyalistler "özgürlükler için mücadele" dediklerinde bazıları "ama emek hareketi" diyordu ve aslında bu itiraz ortada atlanan, ilgi gösterilmeyen büyük bir emek hareketi olduğu için değil, asıl olarak özgürlükler için mücadeleden kaçınmak için ileri sürülüyordu.

12 Eylül darbesinin başı Kenan Evren ve MGK üyesi Tahsin Şahinkaya 4 Nisan'da Ankara'da mahkemeye çıkacak. 12 Eylül darbecileri yaptıklarının hesabını 32 yıl sonra ilk kez verecek. 12 Eylül referandumunda 'yetmez ama evet' diyerek darbecilerin yargılanmasının önünü açanlar o gün Ankara'da olacağız!

12 Eylül 2010'da gerçekleşen anayasa değişikliği paketinde yer alan maddelerden biri de Geçici 15. Madde’nin kaldırılmasıydı. Darbecilere yargı dokunulmazlığı veren bu maddenin kaldırılmasına 'yetmez ama evet' dedik. Halkın yüzde 58'i bu tutumu aldı ve anayasa değişikliği gerçekleşti.

O gün "12 Eylül yargılanmaz, zaten zamanaşımına uğradı" diyerek anayasa değişikliğine 'hayır' dememizi isteyenlerin ne denli büyük bir yalan söyledikleri bugün açığa çıkmıştır. "Kenan Evren yargılanamaz" dediler, işte yargılanacak!

Korkunun saf değiştirdiği bir yıl
Tunus ve Mısır'da yaşanan devrimlerin ardından Arap Baharı adı verilen sürecin Libya, Suriye, Bahreyn, Yemen gibi ülkelere yayıldığı 2011, Avrupa'da ekonomik krize karşı çalışan sınıfların gerçekleştirdiği kitle grevleri, Şili'den İspanya'da meydanları demokrasi ve özgürlük için dolduran milyonlarca kişi ve son olarak da küresel kapitalizmin finans merkezi olan Wall Street'te yaşanan işgal hareketiyle sonlandı.

Kapitalizmin ekonomik, siyasi ve ideolojik krizinin derinleştiği geçtiğimiz yıl, bir yandan devrimin ne kadar güncel olduğunu; bir yandansa, özellikle Mısır Devrimi'nde işçi sınıfının tuttuğu yer ve Avrupa'nın çeşitli yerlerinde gerçekleşen genel grevlerle, sınıf bilincinin geniş yığınların katıldığı doğrudan eylemler içinde geliştiğini bir kez daha gösterdi.

Geçen yıl 24 Nisan’da, tam da Soykırım’ın yıldönümünde, Batman’da askerliğini yapan Sevag Balıkçı bir başka asker tarafından öldürülmüştü.
Genelkurmay Sevag’ın ölümünü “arkadaşlar arası şakalaşma sonucu kaza” olarak açıklasa da gerçek ortaya çıktı.

Komutanlarının yönlendirmesiyle “kaza sonucu öldü” ifadesini veren olayın tanığı bir asker pişmanlıkla gerçeği itiraf etti. Katil Kıvanç Ağaoğlu’nun Sevag’ı kasten öldürdüğünü söyleyen tanığın yeni ifadesiyle toplanan mahkeme ise katili tutuklama gereği görmedi.

Yetmez ama evet kazanımlar elde etmeye devam ediyor. 12 Eylül referandumunda "hayır" diyenlerin bunları engellemek istemişti.

- 12 Eylül’e ikinci soruşturma! Darbe döneminde görev yapan sıkıyönetim komutanları, valiler, emniyet müdürleri, MİT görevlileri, askeri hâkimler, işkenceye uğrayanlar için 'işkence görmedi raporu' veren doktorların da aralarında bulunduğu çok sayıda kamu görevlisi yargılanacak.

- Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, 12 Eylül askeri darbesi döneminde Diyarbakır Askeri Cezaevinde işkence gören, burada işkence sonucu ölümlere tanık olan veya gördüğü işkenceler nedeniyle yakınlarını kaybeden 165 kişinin farklı tarihlerde bulunduğu suç duyurularına ilişkin evrakı ayırdı. 15 kişiyi katledenler yargılanacak!

Başbakan'ın "dindar bir nesil yetiştireceğiz" sözleri büyük tepki topladı. Erdoğan ilk kez bir kemalist olarak suçlandıktan sonra yeni incilerini döktü: "Bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz? Büyüklerine isyankar bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Milli manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti olmayan, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz?"

Erdoğan'ın derdi belli. O da kemalizmin istediği devlete, milliyetçiliğe bağlı, isyan etmeyen itaat eden yığınlar istiyor. Dindarlıktan bahsederken devletin resmi din anlayışı olan Hanefi Sünniliği, Alevilerden, Hıristiyanlardan, ateistlerden ve farklı İslam inanışlarından oluşan topluma dayatıyor. Tıpkı kemalizm gibi!
Tüm dünyada gençler isyan ederken, Türkiye'de gençlere itaat etmelerini söyleyen ve bunu bir hükümet politikası olarak ilan eden Erdoğan'a verilecek tek yanıt var: Özgürlük için isyan!

Resim yapan, şiir yazan, şarkı söyleyen, içinden barış geçen herhangi bir şey karalayan herkesi terörist olarak ilan eden İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin özgürlük düşmanlığına devam ediyor.

Bir bakan düşünün. Kolluk kuvvetlerinin başı. Kürtlere diyor ki sizi tutuklayarak, yok ederek özgürleştireceğiz. Tıpkı Irak'ı özgürleştirdiğini söyleyip işgal eden ve 1 milyondan fazla insanın ölümüne yol açan Bush gibi konuşuyor. O konuştukça emrindeki polisler BDP'lileri gözaltına alıyor, tutukluyor.

Barış aktivisti Muhammed Cihad Saatçioğlu, 21 Ağustos 2011 günü sınır ötesi operasyonları protesto için gittiği Taksim'de gözaltına alındıktan 5 gün sonra tutuklandı ve 5,5 ay hapiste kaldı. Muhammed Cihad yoldaş yaşadıklarını, tanık olduklarını Sosyalist İşçi'ye anlattı.

Barışa mesafe koymadığın için başına neler geldi?

Barışı savunduğu için tutuklanan tek kişi olsam söyleyeceklerimin bir değeri olabilir ama maalesef tek olmadığım için, yüzlerce insan sadece barış istediği, gözaltına alınıp tutuklandığı için başıma gelenlere şaşırmadım.

Kürt sorununda demokratik çözümü savunan gazetemiz şu anda iki davada yargılanıyor. "Terör örgütü" propagandası yapmakla suçlanıyoruz.

İlk dava Yargıtay'da. Yazı işleri müdürümüz için 1 yıl 3 ay hapis isteniyor.

Diğer dava ise yeni açıldı. 421. sayımızda devletin ve hükümetin muhatap kabul edip defalarca Kürt sorununun çözümü için görüştüğü PKK lideri Abdullah Öcalan'ın özgür bırakılmasını istediğimiz ve Kürt gerçeğini yazdığımız için" PKK-KCK silahlı terör örgütünün propagandasını" yapmakla suçlanıyoruz. Bu suçlama hukukiyse Öcalan'a "önderlik" diyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan da yargılanmalıdır.

Doğan Tarkan
Suriye’de diktatörlüğe karşı ayaklanma başlayalı yaklaşık bir yıl oldu. Suriye halkının örgütlenmesi, mücadele deneyi yoktu. Tek bildiği Tunus ve Mısır’da halkların kitllesel bir biçimde sokağa çıkarak diktatörlerinden kurtulduklarıydı. Bu bilgiye güvenerek Suriye halkı, emekçiler de sokağa çıkıp kitlesel gösteriler yapmaya başladı.

Suriye’de Esad diktatörlüğünün çok köklü bir yönetme geleneği var. Onlar da Mısır ve Tunus’a baktılar. Orada hareket başlayınca reformlar yapmayı vaat ettiler. Aslında yalan söylediler.

Suriye halkı sokağa çıkmaya başlayınca Esad rejimi Tunus ve Mısır’dan çıkardığı ders ile halkın üzerine acımasızca saldırdı. Aynen Libya’da Kaddafi’nin yaptığı gibi.

Romanya'da hükümetin krizin etkilerine karşı IMF ile yaptığı anlaşma gereği uygulamaya çalıştığı “tasarruf” paketi, Başbakan'ın sonunu getirdi.

Ülkede ocak ayı ortalarında günlerce süren gösterilerin talebi Başbakan'ın istifasıydı. Protestolara yüz binin üstünde insanın katıldığı tahmin ediliyordu. Şimdiyse bu gösteriler kazanım elde etti, Başbakan Emil Boc, "toplumsal ve siyasal gerginliği yatıştırmak" için görevinden ayrıldığını açıkladı.

Romanya'da seçimin Kasım ayında yapılması bekleniyor. Seçimlere kadar ülkeyi Cumhurbaşkanı Traian Basescu'nun atayacağı bir teknokratlar hükümetinin yöneteceği ifade edildi.

Rusya'da Aralık ayında yapılan seçimlerden beri devam eden Putin karşıtı gösteriler büyüyerek devam ediyor. Başkent Moskova'da -20 derece soğukta sokağa çıkan 100 bini aşkın kişi Putin'in gitmesi talebini haykırdı.

Eylemciler, hile karıştığı gerekçesiyle seçimlerin terkar edilmesini ve iktidara karşı yapılan gösterilerde tutuklanan yüzlerce aktivistin salıverilmesini istiyorlar. Farklı siyasî çizgilerden insanların katıldığı eylemler, Rusya'da stalinist rejimin yıkılışından beri meydana gelen en büyük gösteriler olarak tarihe geçti.

Mısır Devrimi’nin yıl dönümünde başlayan gösterilerde temel slogan Yüksek Askeri Konsey’in derhal çekilmesiydi.
Tahrir Meydanı’nı dolduran muazzam kalabalık devimin sürmekte olduğunu ilan ediyordu.

Yıldönümü gösterisi bugüne kadar ki en büyük gösteriydi.

Bu dev gösterinin ardından Port Said’deki bir futbol maçında Mübarek ve Askeri Yönetim taraftarları sahayı basarak halkı katletti. Onlarca ölü, yüzlerce yaralı vardı.

Can Irmak Özinanır
2011 yılının 25 Ocak günü Tahrir Meydanı'nı doldurmaya başlayan kitleler, 11 Şubat'ta Mübarek'i istifa ettirdiler, yerine Silahlı Kuvvetler Askeri Konseyi iktidara el koydu ancak geniş kitleler bir kere değişimin yolunu öğrenmişlerdi artık.

25 Ocak, devrimin birinci yılıydı. Yüz binlerce insan yeniden Tahrir Meydanı'na çıktı. Sokaklar bu kez Askeri Konsey'e karşı sloganlarla yankılandı. Mübarek gittiği günden bu yana sokaklar, fabrikalar ve işyerleri hiç durulmadı. 25 Ocak'ta ise bir kere daha ortaya çıktı: Devrim sürüyor ve yakın bir zamanda bitmeyecek.

Ayşe Demirbilek
Kadının ezilmişliği sorunu kökenleri, nedenleri ve sonuçları açısından hep bir tartışma ve ayrışma konusu oldu. Kadın ezilmişliği tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu anlatanlar ile kadının ezilmesini insanın ezilmesi ile aynı döneme yani sınıflı toplumun ve artık ürünün ortaya çıkışına bağlayan biz marksistler arasında mücadele pratiklerinde de derin ayrışmalar yaşandı.

Neoliberal politikaların giderek daha acımasızca uygulanması ve küreselleşmenin sonucunda hem kadın hem erkek işçilerin hayatı daha da zorlaştı.

Krizin faturasının işçi sınıfından çıkartılması, eşitsizlik uçurumunun giderek büyümesi, hiç bitmeyen savaşlarda ölen milyonlarca insan dünyayı biz ezilenler açısından her gün biraz daha yaşanmaz hale getiriyor.

Volkan Akyıldırım
İşçi sınıfının ve ezilenlerin sekter sloganlara değil basit ortak talepler etrafında harekete geçmeye ihtiyacı var.

İlkeler adına her türden uzlaşmayı reddetmek, yığınların acil isteklerini doğrultusunda düzen içi değişikliklere karşı çıkmak ya da küçümsemek, her şeyin kendi (partinin) iktidarında yapılacağını söylemek, mevcut sendikaları reddedip ayrı sendikalar kurmaya çalışmak, keskin sloganlar üretip kitle hareketlerini bölmek - Türkiye'de aşırı sol yaklaşım on yıllardır bunları savunuyor.

Son dönemde ise sağa kayarak "AKP karşıtı" olan aşırı solcular hükümetten hiçbir reform talep edilemeyeceğini, “düzen içi" iyileştirmeler yapılamayacağını yani yığınların acil sorunlarına çözüm bulunamayacağını ileri sürüyor.

Bahan Gönce
Nükleer enerji su kaynatmanın en pahalı ve en tehlikeli yoludur. Yenilenebilir enerji kaynakları için gereken bütçe ile karşılaştırdığımızda nükleerin yanlışlığı bir kez daha ortaya çıkıyor.

ABD'de, kullanımlarının ilk 15 yılında nükleer teknoloji ile rüzgar teknolojisi birbirine yakın miktarlarda enerji üretmiştir: Nükleer 2.6 milyar dolar kWh, rüzgarsa 1.9 milyar kWh. Gelgelelim, nükleer enerjiye rüzgar enerjisinin 40 katı fazla bütçe ayrıldı: 39 milyar dolara karşılık 900 milyar dolar.

Nükleer enerjinin maliyeti yaklaşık 30 milyar dolardır. Maliyet hesabına santralin kurulması ve sökülmesi, yakıt temini, atık depolanması dahil. Bu bütçe, üretilecek enerjinin üç katıdır ve rüzgar enerjisi üretmek için ihtiyacınız olan paranın on katına eşittir.

BBC'nin Fukuşima felaketinden sadece birkaç ay sonra 23 ülkede düzenlediği anket, kamuoyunun büyük çoğunluğunun nükleer enerjiye karşı olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Katılımcıların yüzde 69'u nükleer santrallerin kurulmasına karşı.

Türkiye'de ise yüzde 41'lik kesim nükleer enerjinin tehlikeli olduğunu düşünüyor ve tüm santrallerin kapatılmasını istiyor. Yüzde 32'lik bir kesim ise mevcut nükleer santrallerin kullanılmasından, ancak yenilerinin yapılmamasından yana.

20. yüzyılın başında Diyarbakır şehrinin (Amed) nüfusu 35 bine yakındı. Şehir daha çok şimdi “Suriçi” olarak adlandırılan bölgedeydi.

35 bin nüfusun yaklaşık yarısı Müslümanlardan ve esas olarak da Kürtlerden oluşuyordu.

Müslümanların yanı sıra çoğunluğu Ermeniler olan Müslüman olamayan topluluklar da vardı. Ermenilerin yanı sıra Süryaniler, Keldaniler, Ortodoks ve Katolik Rumlar ve Yezidilerdi. Ermeniler ise Katolik ve Protestan olarak ikiye ayrılıyordu.

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası