30 Mart 2014 yerel seçimleri, AKP neoliberalizmine ve CHP ulusalcılığına karşı özgürlükçü sol alternatifin inşası için önemli bir dönüm noktası olacak. Yerel seçimleri takiben gerçekleşecek cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015 genel seçimlerine giden bu süreçte darbelere karşı mücadelede, Gezi direnişinde, barış ve çözüm mücadelesinde öne çıkmış siyasal güçler kol kola girmeli ve inatçı bir mücadele vermelidir.

Doğan Tarkan

Seçimlerin sosyalistler için iki anlamı vardır. Birincisi, işçi ve emekçilerin politik gelişmelere en duyarlı oldukları seçim döneminde onlara propaganda yapabilmek, siyasî gerçekleri en geniş ve güçlü bir biçimde teşhir edebilme fırsatını değerlendirmektir. İkincisi, sosyalist örgütün kitleler arasındaki gücünün ölçülmesidir.

Kerem Kabadayı

2007 genel seçimlerinde ilk kez denenen bağımsız aday çalışmalarından bugüne gelen süreçte, Kürt halkının temsilcileri ve Türkiye sosyalist solundan seçilmiş kişiler mecliste yer almayı ve siyasetin önemli merkezlerinden birine dahil olmayı başardı. Ancak yerel yönetimlere bakıldığında, benzer bir örgütlenme veya başarıdan söz etmek, sosyalistler açısından mümkün değil.

Onur Devrim Üçbaş

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında on yıllık bir dönemi geride bıraktık. 2002 seçimlerinden sonra yaşanan “İslamcılar geliyor” paniğiyle başlayan, 2003’deki savaş karşıtı mücadeleyle devam eden, özellikle 2008’den sonra ortaya çıkan darbe girişimleriyle solda farklı tutumlara yol açan AKP iktidarı dönemi bugün Anayasa ve Kürt Sorunu gibi tartışmalarla devam ediyor. Bütün bu yıllarda AKP iktidarına karşı çıkanların muhalefet tarzları iki ayrı temelde gelişti. CHP’nin başını çektiği muhalefet AKP’ye karşı devletin değerlerini, AKP öncesinin politik atmosferini savundu. Başörtüsü yasağını, asimilasyonu, askeri vesayeti savunan bu hat odak noktasına “Cumhuriyet’i korumayı” koydu ve bunun mantıksal sonucu olarak AKP’ye değişim isteğiyle oy verenler ise düşmanlar ya da cahiller olarak kodlandı.

Meltem Oral

Son yıllarda mahkeme, delil, adalet, yargı, yargının “dokunulmazlığı”, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar siyasi hayatımızın önemli konuları haline geldi. Ama en çok da “adalet” tartışılır oldu. Hrant Dink’in avukatı Fethiye Çetin’in cinayetin öncesi ve sonrasındaki dava süreçlerini anlattığı Utanç Duyuyorum kitabını okurken içinizden en sık tekrarlayacağınız kelime: Adalet.

Volkan Akyıldırım

On aydır ne asker ne de gerilla öldü. Akan kanın durmasından, ülkücü ve ulusalcı küçük bir azınlık dışında herkes memnun. Batı’da Türkiye işçi sınıfının da içinde yer aldığı toplumun geniş kesimleri, çözüm sürecinin devam etmesini isterken Kürtlerin haklarının iadesini doğal bir sonuç olarak görüyor. Tam da bu yüzden savaş ve çözümsüzlük isteyenler ağır bir yenilgi yaşıyor.

Mehmet Eren

İşçi sınıfı, ekonomik, demokratik ve siyasal mücadelenin en temel gücüdür, küçük haklar mücadelesinden, toplumsal devrimlere kadar tüm değişim ve dönüşümlerin motorudur. Ayrıca burjuva demokrasilerinin sınırlarını genişletecek olan da işçi sınıfı mücadelesidir. Ama siyasal alanda karşılaşılan pek çok durumda alınan yanlış tutumlar, sınıfın gücünü bölerek, etkinliğini azaltır. Türkiye’de de özellikle darbe, savaş kışkırtıcılığı, kirli savaş dönemlerinde sınıf hareketi bir önceki dönemde biriktirdiği gücünü kaybederek geriye çekilmek zorunda kalmıştır.

Erkin Erdoğan

Küresel ekonomik krizin sonucu olarak sert bir biçimde uygulanan kemer sıkma politikaları, Avrupa’da sosyal bir felaket boyutuna ulaştı. 120 milyon kişinin yoksulluk riskiyle yaşadığı ve bunların üçte birinin evine yeterince ekmek götüremediği Avrupa’da, insanî yardım kuruluşları kıtayı tekrar gündemlerine alıyor.

Begüm Zorlu

Bu yaz kitlesel, kendiliğinden doğan sosyal hareketlerin başka bir dünya çığlığı ile sarsıldı. Mısır’da karşı-devrime direnmek için meydanları dolduranlar, Gezi’de kamusal alana keyfi müdahaleye karşı çıkanlar, Yunanistan’da grevler ve artan ırkçılığa karşı gerçekleşen protestolar yeni dünyayı tahayyül ederken neye karşı durmamı gerektiğini gösterdi: kapitalist üretim ilişkilerinin var olduğu, insanın insan onuruna uygun yaşamadığı bu adaletsiz sistem.

Akgün İlhan

Su krizi, iklim değişikliğiyle birlikte, insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike. Öyle ki gelen her yeni yılın son bin senenin en sıcağı olduğu bir gezegende sellerle kuraklık arasında savruluyoruz. Bir yandan ekstrem iklim olaylarıyla, öteki yandan da sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte su varlıkları kirleniyor ve tükeniyor. Kıtlaşan temiz su, haksız bir paylaşımın nesnesi haline geliyor. Bu su adaletsizliğinden en çok yoksul kesimler, gelecek nesiller ve diğer canlılar etkileniyor.

Röportaj: Ayşe Demirbilek

Ermeni Soykırımı Türkiye’nin uzun yıllardır aşamadığı çok da açık etmek istemediği daha diplomatik görülen bir sorunu gibiydi. Ama son yıllarda artık sokaklarda konuşulan, medyada tartışılabilen daha geniş kitlelerin ilgilendiği, üzerinde kafa yorduğu ama sanırım daha da önemlisi ERMENİ SOYKIRIMI VARDIR diyenler ile yoktur diyenlerin karşı karşıya oturabildiği bir hale gelindi. Bu noktaya nasıl gelindiği ile başlayabiliriz mesela?

Atilla Dirim

Dünyanın ilk Turan derneği, 1910 yılında Macaristan’da kuruldu. Bu dernek Hun, Fin, Ogur, Oğuz vb. birçok kavmin aslında Turan adı verilen efsanevi bir ülkenin halkını oluşturduğunu, Turan’ın sınırlarının Çin’den Adriyatik’e kadar uzandığını savunuyordu. Bu düşünce kısa zamanda Avrupa’nın birçok şehrinde örgütlenmiş olan Türk milliyetçilerinin Türk Ocağı, Türk Yurdu gibi dernekleri vasıtasıyla yaygınlık kazanmaya ve Osmanlı topraklarına taşınmaya başladı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1913 yılında Bâb-ı Âli baskınından sonra imparatorluğu neredeyse 6 yıl boyunca tek başına yönettiği bir diktatörlük kurmasından sonra, Turancılık devletin resmi ideolojisi haline geldi.

Hazırlayan: Cengiz Alğan

Soykırım (genocide) kavramının mucidi Rafaël Lemkin çalışmalarına 1915-17 Ermeni Soykırımı’nın ilham verdiğini söyler. Lemkin’e göre soykırım iki aşamadan oluşur: Ezilen gruba has özelliklerin ve niteliklerin ortadan kaldırılarak yok edilmesi; ardından ezen güçlünün ulusal niteliklerinin ezilen gruba zorla kabul ettirilmesi. Bu durum, yaşamasına müsaade edilen ezilen gruba uygulanır; ya da bu grubun yaşadığı bölge tamamen boşaltılarak, ezen gruba ait kişiler buralara yerleştirilerek kolonileştirme başlatılır.

Şenol Karakaş

Önde gelen marksist devrimcilerden Tony Cliff, sosyalizm mücadelesinin, egemen sınıfın fikirlerinin bölücü etkisine karşı, işçi sınıfının daha bilinçli kesimlerinin işçilerin geri kalan kesimini kazanma mücadelesi olduğunu söylüyordu. Bu, sınıf mücadelesinin en kritik yanına işaret eden bir zorluk aynı zamanda. Egemen sınıfın fikirleri, sadece 24 saat işleyen propaganda mekanizmaları aracılığıyla değil, eğitim, gelenekler ve aile gibi sosyal yaşamın gündelik pratiklerinde de etkiye sahip.

Meltem Oral

13. İstanbul Bienali’nin küratör tarafından belirlenen kavramsal çerçevesi; akademik çevrelerce de yıllardır iştahla irdelenen “kamusal alan, siyasal forum olarak kamusal alan” gündemini yeniden tartışmaya açtı. Bienal üzerine yapılacak her yorum değişik faktörleri barındırmak zorunda. Hem belirlenen kavramsal çerçevesinin politik muhtevası hem bu çerçevenin bilhassa İstanbul’da taşıdığı anlam, bu anlamın Gezi direnişi sonrası katmerlenmesi, hem Bienal’in sponsorluk ilişkileri hem de söz konusu sponsorların tam da Bienal’in tartışmaya açtığı kamusal alanların özelleştirilmesinde rol oynayan şirketler olması gibi faktörler yorumda bulunurken hesaba katılmalı.

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası