Türk ve Kürt halkı barış istiyor. Kürt sorununda çözüm ilk kez gerçekçi bir biçimde konuşulmaya başlandığında büyük bir destek gördü.
Türk ve Kürt halkı cinayetsiz, çetesiz ve darbelerin olmadığı bir toplum istiyor. Ergenekon soruşturmasına ve darbecilerin yargılanmasına yönelik destek bunun işareti.
Ama yıllardır çözümsüzlüğü dayatmış olanlar da gecikmeden devreye girdi.
Irkçı Deniz Baykal, iç savaş tehditleri savuruyor.
Faşist Devlet Bahçeli, dağa çıkmaktan bahsediyor.
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, savaştan, teröristleri ezmekten, Türkçe'nin tek dil ve Türklüğün tek millet olduğundan bahsediyor.
Ama bu denendi.
Dünyanın 4. büyük ordusu PKK'yi yenemedi. Kürtler Öcalan ve partisini desteklemekten vazgeçmedi.
Savaşın tüm generalleri bile askeri yöntemin iflas ettiğini kabul etti.
Ama hala savaşmaya, kan dökmeye doymayanlar var.
Bu kez başaramayacaklar. Barıştan geri dönüş yok.
Askeri vesayet rejimi çöplüğe gidecek. Demokrasiden kaçış yok.
Darbeciler, Ergenekoncular işledikleri suçlar için hesap verecek. Yargılanmaktan kurtuluş yok.
Kürt sorununda çözüm istiyoruz. Akan kan dursun!

Volkan Akyıldırım
"Bakın elimde, komutanınıza da okuttum, elimde 1925'in çok gizli derecede yazılmış, içişleri bakanı Şükrü Kaya'nın yazdırmış olduğu özel rapor var. Diyor ki önce tespit edeceksin. Ali, Veli, Hasan, Hüseyin… Önce diyor ekinini yakacaksın. Zorbalık yapıyor, devam ediyor. Hayvanını telef edeceksin. Uslanmadı evini başına yıkacaksın. Uslanmadı öbür dünya ya göç ettireceksin. Kalanını da buradan def edeceksin."
Korg. Selahattin Uğurlu, bir video paylaşım sitesine yüklenen ses kaydında devletin Kürtlere karşı resmi politikasını böyle anlatmıştı. Ekinini yak, hayvanını öldür, evini başına yık, uslanmazsa öldür, kalanı da gönder.

Onur Devrim Üçbaş
1997'de patlak veren Asya krizi aslında IMF'nin en çok övündüğü ülkeleri vurdu. Düşük enflasyon ve yüksek büyüme hızına sahip olduğu için 'Asya Kaplanları' olarak anılan Tayland,  Malezya, Endonezya ve Filipinler krizin odağı oldular. Ülkeler kâğıt üzerinde büyümüş olsalar bile bu büyüme dengeli dağılmamıştı. Orta sınıf erimiş, zenginlerle yoksullar arasındaki fark onlarca kat artmıştı. Bu ülkelerin hepsi devalüasyonla karşı karşıya kaldı, bu ülkelerin işçi sınıfı da büyük bedeller ödedi. Dört ülkede 350 milyon insanın alım gücü hızla düştü, 1998 başında iki milyon üç yüz bin Malezyalı, bir milyon yedi yüz bin Taylandlı, işini kaybetti. Kriz; bu ülkelerle de sınırlı kalmadı. Kore'de uygulanan IMF politikalarına karşı çıkan işçi sınıfı mücadeleyi kaybedince IMF'nin her dediğini yapmak zorunda kaldı.

Deniz Baykal ve ırkçı CHP
"Ergenekon'un avukatı" sonunda ağzından baklayı çıkardı. Hükümetin DTP ile diyalogunu da içeren açılımına tam destek çıkan Milli Güvenlik Kararı bu iflah olmaz ırkçıyı çıldırtmışa benziyor. Açık açık söylüyor: "Bu sürecin sonu çatışma." Dün sahte şeriat korkusuyla darbe için seferber ettiği kitleleri, şimdi savaşın sürmesi için ırkçılığa davet ediyor.
Devletin Kürtlere karşı yürüttüğü savaşta 40 binden fazla insan öldü. 3 bin köy boşaltıldı. Binlerce insan kaybettikleri yakınlarının nereye gömüldüklerini bile bilmiyor. Hapishanelerde 10 binden fazla "terör suçlusu" Kürt bulunuyor. 12 Eylül darbesinden bu yana ise Kürtlerin önemli bir bölümünün işkenceden geçirildiği, geçirilmeyenlerin ise aşağılanma ve ayrımcılıkla yaşadı.

Bir yandan Kürt sorununda çözüm konuşuluyor, öte yandan Ergenekon hakkında yeni belgeler ne denli korkunç şeyler planladıklarını bir çok kanıtla ortaya koyuyor.
Ergenekon 3. İddianamesinin delilleri arasındaki belgeler bu ülkede Ermenilere, azınlıklara, Kürtlere, Alevilere, sosyalistlere, Sünni dindarlara kan kusturanları  açıkça sergiliyor. İşte bir kaçı:

Volkan Akyıldırım
Kürt sorununun barışçıl çözümü için başlayan süreç bugün kritik bir noktaya girdi.
İlk başta Kürtlerin ve Türklerin barış umudu duruyor. Tarihte ilk kez Kürt sorununun çözümünden bahsediliyor, ama kimse sokağa çıkıp çözümsüzlüğü savunmaya, yakın geçmişteki gibi Türk bayraklarını alıp miting alanlarına koşup, şoven çığlıklar atamıyor. Çünkü karşılarında barış ve çözüm isteyen, umutlu bir çoğunluk var.
Kürtler ne istediklerini zaten uzun zamandır söylüyor.

Roni Margulies
Aydın Doğan Yalçındağ'ın Gençlik ve Uyum adlı kitabını okumadım. Ama çok önemli bir kitap olsa gerek. Genç yazarın dedesi, torunuyla gurur duyduğunu söylemiş. Teyzesi Vuslat Doğan Sabancı ise, "Uyum, özellikle de gençler arasında uyum önemli bir olay" demiş. Kitap Türkçe, Almanca ve İngilizce olmak üzere üç dilde yayınlanmış. Ben olsam, ben de gurur duyardım vallahi.
Uyum önemli bir olay ama, delikanlının annesi daha da önemli. Arzuhan Doğan Yalçındağ, TÜSİAD başkanı. Ve geçen hafta uyumdan çok daha önemli bir konuda İçişleri Bakanı Beşir Atalay'la konuşurken şöyle demiş:

Tis yoksa grev var
Sİ İzmir- Haziran cuma günü Konak eski sümer bank önünde toplanan KESK üyeleri İZSU binası önüne kadar  DSİP'in de destek bir yürüyüş gerçekleştirdi. "Tis yoksa grev var" pankartı açan emekçiler burada bir oturma eylemi gerçekleştirdi.
Oturma eyleminin ardından okunan basın açıklamasında Eğitim-Sen 6 Nolu Şube Sekreteri Duran Sınacı, toplu görüşmelerde yapılanın "fikir jimnastiği" olduğunu söyledi. Sınacı, "Yapılan oturumlar KESK'in TİS dışında masaya oturmama tavrının ne kadar doğru olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır" dedi, "TİS yoksa grev var" uyarısında bulundu. Emekçiler eylem sırasında sık sık "TİS yoksa grev var", "Yaşasın iş ekmek özgürlük mücadelemiz","Toplu sözleşme hakkımız grev silahımız", "Savaşa değil emekçiye bütçe" sloganlarını attı.

Çağla Oflas
Deprem için toplanan kaynakların nerelere harcandığı belirsiz. Konuyla ilgili  İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası'nın raporuna göre ;1999 yılından bugüne  kadar sadece vergi gelirleriyle yaklaşık 24.1 milyar TL deprem vergisi toplandı. Gölcük ve hemen ardından Düzce merkezinde yaşanan depremlerin üzerinden tam 10 yıl geçti. Depremde on binlerce insan hayatını kaybetti. Ancak geçen sürede ne acılar dindirildi ne de yeterli tedbirler alındı.

Muhip Tezcan
Geçtiğimiz hafta Afganistan'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri büyük medya tarafından sık sık "demokrasi sınavı" başlığıyla verildi. Ancak seçimler, kimin seçildiğinden bağımsız olarak tek bir sonucu işaret ediyordu: işgalin getirdiği yozlaşma.
Seçimlere katılmadığı halde esas damgayı vuran güç Taliban oldu. 2001'de marjinalleşmiş bir grupken, ABD ve NATO'nun işgaline direnen tek güç olarak gittikçe artan bir destek gören ve güçlenen Taliban seçimleri tanımadığını duyurdu ve gerek seçim öncesinde gerekse seçim esnasında tehdit ve saldırılarla katılımı engellemeye çalıştı. Saldırılar ve çıkan çatışmalar sonucu 30'a yakın kişi ölürken, özellikle Taliban'ın güçlü olduğu güney bölgelerinde katılım %5'in altına düştü. Genel katılım oranının ise %40 civarında olduğu belirtiliyor.

Nijerya'nın Adamava eyaletinde 15 gün önce başlayan kolera salgını 52 kişinin ölümüne, yüzlerce insanın hastalanmasına neden oldu. Temiz suya ulaşamamaktan kaynaklanan kolera özellikle Sahra Altı Afrikasında oldukça yaygın.
Yine Nijerya'da 2008 Eylül'ündeki salgın sonucu yaklaşık 100 kişi ölmüştü. Ağustos 2008'de Zimbabwe'de başlayan kolera salgını ise 1 yıl içerisinde yaklaşık 5000 kişinin ölümüne neden oldu. 2006'da Sudan, Angola ve yine Nijerya'da toplamda binlerce kişi kolera yüzünden hayatını kaybetti.

Amerika'da gündemdeki en önemli tartışma Başkan Baracak Obama tarafından ileri sürülen sağlık reformu var. 315 milyon Amerikalıdan 47 milyonunun sağlık güvencesi yok. Özel sigorta sistemi yüzünden 2 trilyon dolara varan sağlık harcamaları büyük bir bütçe açığına yol açıyor. Reform planı, özel sigortalara karşı federal hükümetin sigorta seçeneği sunmasını ve zenginlerin vergilerinin artırılmasını öngörüyor. Amerikan sağı ise reforma karşı çıkıyor. Alex Callinicos, ABD'deki tartışmayı yorumluyor.

PKK lideri Abdullah Öcalan'ın İmralı'dan Kürt açılımıyla ilgili yaptığı ilk açıklamaların ardından yorumlar arka arkaya patladı.
İlk elden MHP şefi Devlet Bahçeli'yle Öcalan'ı aynı kefeye koyanlardan, Öcalan aradan çekilse çok keyifli bir barış süreci yaşanacağını savunanlara, Öcalan'ın savaş zamanının figürü olduğu için barış görüşmelerinde muhatap alınamayacağını iddia edenlere kadar sağdan soldan görüşler açıklanmaya başladı.
Sağdan bu tip görüşlerin açıklanması zaten olağan. Normal olan bu. Ama soldan bu tür açıklamalar gelince daha dikkatli olmak gerekiyor. Zira, sol, bir kez daha sosyal şovenizmle imtihanda.
Geleneğimizde, şovenistin solcu olanına, sosyal şovenist deniyor. Irkçı-solcu gibi bir şey! Irkçının solcusu olur mu? Buralarda oluyor işte. Solcu bilinen bir gazetede, herhalde solcu olduğunu sanan bir yazar tarafından şu cümleler sarf edilebiliyor: "Geçenlerde bir toplantıda 23 yaşlarında bir delikanlı, güzeller güzeli sevgilisinin elinden tutarak küstahça sordu bana:

Mert Terzi
Isı arttıkça deniz yatağından sızan metan kabarcıkları radar tarafından tespit edildi.
Bilim adamları deniz yatağından sızan etkili metan gazı seralarını gözlemledi.
Araştırmacılar, sıcaklık artışı nedeniyle deniz yatağında meydana gelen ısı yükselişinin ve donmuş su kristallerinin erimesinin, tabakalar altı sıkışmış metan gazını harekete geçirdiğini saptadı. Araştırma ekibi Norveç deniz yatağından yükselişe geçen 250 den fazla metan gazı bulutu tespit etti.  Geophysical Research Letters dergisinde yer alan yazıda, ekibin bulgulara çoğunlukla Spitsbergen'in batısında, 150 ila 400 metrelik derinlikler arasında rastladıkları belirtildi.
Söz konusu gaz, deniz tabanındaki tortul tabakalarda metan hidrat olarak bulunmakta. Metan hidrat, yüksek basınç ve düşük ısı seviyesinde sabit olarak bulunan sert bir su-metan bileşimidir. Isı yükseldikçe su bileşimi olan hidrat parçalanır. Günümüze kadarki 30 yılda yapılan deneylerde metan, Spitsbergen açıklarında 360 metre derinlikte sabitlenmiş durumdaydı. Ancak yeni bulgular gösteriyor ki bu seviye artık 400 metre civarında.

Leeds Üniversitesi'nde araştırma yürüten bilim adamlarının Geophysical Research Letters'da yayımlanan araştırmasına göre, en belirgin erime Batı Antarktika'daki Pine Island buzulunda gözlemleniyor. Buzul on yıl önce yılda 16 metre incelirken, şimdi 90 metre civarında bir erime söz konusu.
Pine Island buzulunun 175 bin kilometre kare genişliği ve tipik özellikleri nedeniyle uyduyla en iyi izlenen buzul olduğuna işaret eden araştırmacılar, erimenin bu hızla devam etmesi halinde buzdağının 100 yıl içinde yok olacağı tahmininde bulundu. Daha önce bilim adamları bu süreyi 600 yıl olarak öngörmüştü.
Araştırma ekibinden Profesör Andrew Shepherd Pine Island buzulunun erimesinin, dünyadaki tüm denizlerin seviyesini yükselteceğini belirterek, ''Çünkü bu buzulda, mevcut denizlerdeki su miktarını bir kat artıracak kadar buz var'' dedi.

Dünyanın ısısını artıran ve sanayi üretimi sonucu açığa çıkan karbondioksiti azaltmak için dünya devletleri 12 Aralık’ta Kopenhag’da toplanıyor. Ancak artık dert sadece karbondioksit değil, buzulların altında binlerce yıldır kalmış ve çürümüş bitki örtüsünden çıkan metan. Eğer dünya birazcık daha ısınırsa tek bir buzul kalmayacako vakit tüm metan açığa çıkacak. Sera gazı salımında yapılacak kesintinin miktarı yeryüzünde canlı yaşamının kaderini belirleyecek. O gün dünyada ve Türkiye’de sokağa çıkmak, hükümetleri gerçek tedbirler almaya zorlamak hayati.

Matt Perry
BBC'nin yaptığı bir ankette "Size göre geçtiğimiz bin yılın en büyük düşünürü kimdi?" diye soruldu. Listenin en üst sırasını Karl Marx aldı. Başka bir araştırma ise dünyanın en büyük kütüphanesi olan ABD Kongre Kütüphanesinde yapıldı ve araştırmaya göre Marx yaklaşık 4000 yayın ile tüm zamanlarda hakkında en çok yazı yazılan altıncı kişi.
Mezarının yanı başında yaptığı konuşmada Engels onu "en nefret edilen kişi" olarak anmıştı. Kimilerine göre Marx hala bir canavar, ötekilere göreyse bir dahi.

Şenol Karakaş
Karl Marks'ın anlaşılamama rekoru kıran en önemli tezi, işçi sınıfının kuruluşunun kendi eseri olacağına dair yaptığı vurgudur. Bu tezin anlaşılmasının önünde sayısız engel var. Bu engeller yüzünden, "parti bayrağı daha daha yukarı" sloganları, utanmadan, sıkılmadan atılabiliyor eylemlerde.
Devrimci olanın, işçi sınıfının kendi eylemi olduğu tezi, neden bu kadar anlaşılması güç geliyor?
Bunun ilk nedeni, leninizmin, stalinizmin buzdolabında dondurulmuş halinin, tüm devrimci yanları yok edilerek, kuşaklar boyunca sosyalizm geleneğinin kristalize olmuş hali olarak anlatılması. 1930'larda Rusya'da iktidarı ele geçiren bürokratik devlet kapitalisti egemen sınıf, egemenliğini devrimci geleneğin bir devamı olarak yutturmak için, Lenin'i önce ikon haline getirip, ardından tüm devrimci içeriğini boşalttı. Böylece Lenin, "Parti, parti, parti" diye bağıran, kurnaz bir parti memurları hiyerarşisinin zirvesindeki iktidar düşkünü figüre çevrildi.
Bu figür, stalinist diktatörlüğün sosyalizm, parti iktidarının işçi sınıfı iktidarı olarak algılanmasına yardımcı oldu. 1930'lar Rusya'sında rejim muhaliflerine yönelik en önemli suçlamalardan birisi, Lenin düşmanlığı oldu bu yüzden.

Rıfat Solmaz
"Sol" komünizm: Bir çocukluk hastalığı
V. I. Lenin, Sol Yayınları

Lenin'in Avrupa radikal solunda yaşanan bir dizi tartışmaya verdiği ağır bir yanıt olan "Sol" komünizm kitabı, bugün hala güncelliğini koruyor. Bolşevizmin tarihinin belli başlı evrelerini anlatarak, Rusya'da devrimci hareketin sol içinde hangi güçlerle, hangi geleneklerle mücadele ederek şekillendiğini anlattığı bölümden sonra, Avrupa'da Lenin, tırnak içinde sol adını verdiği grubun belli başlı politik tartışmalardaki temel hatalarını ele alıyor.
Bugün de karşılaştığımız bir dizi temel tartışmaya Lenin'in o gün verdiği yanıtlar öğretici. Devrimcilerin gerici bir sendikada çalışıp çalışmayacağı, devrimcilerin parlamento seçimlerini sürekli olarak boykot edip etmeyeceği, sosyalistlerin hiçbir zaman uzlaşmaya girip girmemesinin doğru olup olmadığı güncel tartışmalar içinde ele alınıyor.

Orhan Göztepe
Selma, 40 yaşlarında limon ağaçlarına bakarak yaşamaya çalışan bir duldur. Yeni taşınan komşusu İsrail savunma bakanının güvenlik sebebiyle limon ağaçlarını kestirmeyi istemesi üzerine tüm hayatı alt üst olur. Limon ağaçları Selma'nın yalnızca geçim kaynağı değil, aynı zamanda geçmişidir çünkü. Kaybettiği babası ve kocasının hatıraları bu limon ağaçlarında yaşamaktadır.
Geçtiğimiz sezon sessizce vizyona giren 'Limon Ağacı' filminin DVD'si piyasaya çıktı. İsrail yapımı filmin yönetmeni Eran Riklis iki halk açısından da ele almaya çalıştığı film her ne kadar iyimser bir bakış olarak yorumlanmış olsa da İsrail açısından herhangi bir çözüm umudunu barındırmıyor. Yan tema olarak İsrail'in güvenlik adı altında ördüğü utanç duvarını da ele alan film, hatırlanması gereken başka bir konuyu daha gözler önüne seriyor. Duvar sadece Filistinlileri değil aynı zamanda İsraillileri de hapsetmektedir.
Selma'nın ağaçlarını kaybetmemek için verdiği hukuki mücadele sırasında tanıdığı savunma bakanının eşi Mira'ysa, filmde ayrı dilleri konuşan iki kadının birbirlerini anlamak için her zaman şansı olduğunu gösteriyor. Çocuklarını ülkeden göndermek zorunda kalmış bu iki anne konuşamasalar bile aynı ortak kaderi paylaşıyor. Bazen yan komşunuzun ne yaşadığını anlamak için gizlice bile olsa bakacak cesaretiniz varsa aynı hayata devam edemiyorsunuz. Ursula LeGuin'in hikayesinde olduğu gibi, yaşadığı güzel hayatın bedelini başkalarının ödediğini öğrenen çocuklar evlerini terkediyor. Geriye kalan duvarlar arkasında yalnız insanlar.

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası